ARŞİV Yazar: Yazar Görüntülenme: 43

KÖŞE BUCAK YAZILAR ARŞİV

 

OLGULARLA RALIGLA

Olgu: Birtakım olayların dayandığı neden ya da bu nedenlerin yol açtığı sonuçlar.

Algı : Bir şeyin ya da olayın bilincine varmak, idrak etmek.

Yani biri gerçekte olan biten, diğeri de kişinin gerçekte neyin olup bittiğini anlaması.

Ama olgu sabit kalıp, idrak algıdan çırak çıkınca iş karışıyor.

Olan biten ne varsa ve hangi bahtsız sonuçlara neden olmuşsa olsun,kişi neden sonuç ilişkisini kurmadığında gerçeklerin biz buradayız diye feryat figan bağırmalarının da bir anlamı kalmıyor.

O zamanda ortaya ‘‘Algı ne ise gerçek odur’’ gibisinden ironik tanımlar çıkıyor.

Tıpkı insanın kafasına pisleyen kuşun icraatının özünde dışkı salmak olması, bunu görenin ya da başına gelenin de hadiseyi hayra yorup dışkıyı şans olarak algılaması gibi.

Olgu ile algının bir türlü örtüşememesinin başlıca nedeni olgunun operasyona kapalı, algının ise sonuna dek açık olması dersem çokta yanılmış olmam sanırım.

Öyle ya algıyı yedirdiği yemekten sayarak, dileyen dilediği kadar sulandırıp, kaynatıp, kızartıp, haşlayıp, pişirip servis edebiliyor.

Sanal tencereye şu kadar şundan katacaksın, bu kadar ateşte tutup kavuracaksın, o kadar dakika karıştıracaksın gibisinden geçer akçe bir tarifi filanda yok.

Bu yemeğe öyle çok talep var ki; istersen hiç pişirmek için zahmet etme; çiğ çiğ bile yedirebilirsin tencerene koyduğunu.

Nasılsa ellerinde tabaklarıyla sıraya girmiş yüz binler var. Belki de milyonlar.

Malum olgu yalındır.

Yani son tahlilde ne olmuş ise odur.

Dolayısı ile tencereye gelmez.

Hadi geldi diyelim o zamanda içine ne katılırsa katılsın tadı değişmez.

Ekşiyse ekşi,acıysa acı nadirende tatlıysa tatlıdır.

Ne yapılırsa tadı değiştirilemediği içinde sadece üzeri örtülür ki bu da beyhude bir çabadır;o örtü mutlaka bir gün ya kendiliğinden kayar düşer ya da ‘Bakalım burada neler varmış?’ diye merak edenler tarafından kaldırılır.

Örtünün altından çıkanda mutlak surette birilerinin gırtlağına takılır kalır.

Ama algı ?

Tanımı bile sabit değil. Çünkü bileşenleri çok fazla.

Eğitime,kültüre,gereksinimlere,çıkarlara,güdülemelere,korkulara,

endişelere,psikolojiye,dayatmalara,nitelikli-niteliksiz cehalete, mecburiyetlere, cinslere, yaşlara, inançlara ve hatta içinde bulunulan dönemlere kadar değişkenliğe sahip bir oynaklığı var..

Bilimselliği tartışılır olsa da mühendisliği bile var ki; adına algı yönetimi diyorlar.

Olgu yönetilemezken, algıya direksiyon bile takmak mümkün olduğu için bu konuda ki kaos her daim gündemde kalır.

Olgu ile algının çelişmesi bir ülkenin de sağlamasıdır aslında.

Çelişki ne kadar az ise insanların refah payları ve hayatlarından aldıkları keyif o kadar fazla olur. Tabi ne kadar yüksekse de paylaşılanın yoksulluk olması kaçınılmazdır.

Çünkü algı en çok zenginliği ellerinde tutmak ve paylaşmamak için çaba gösterenlerce yönetilmeye çalışılır.

Aynı yere bakıp farklı şeyler gören insanların sayısı ne kadar artarsa algıda o kadar iyi yönetiliyor demektir.

Bazen de yönetilmeye bile gerek kalmaz; kişi kendi algısını kendi yedeğine alır.

Bir parkta akşam vakti şiddete uğrayan kadına bakıp, şiddeti değil de kadının o saatte neden parkta olduğunu sorgulayan kim varsa buna örnektir.

Örneklemeye girersem işin içinden çıkamam.

Ancak durumun daha da acı yanı; algısının yönetilmesine izin veren insanların bunu bile algılayamadıklarıdır.

İşte bu yüzdendir ki algıda sorun yaşayanlar tüm milletti istenilmeyen olguların kucağına atarlar.

Son tahlilde hadiseler birbirlerinin içine o kadar dolanırlar ki; yukarı da değindiğim ironik tanım hiç hak etmediği halde haklılık kazanır, birileri de ‘Algı ne ise gerçek odur’ der çıkar işinden.

Kimselerde pirincin taşını ayıklayamazlar.

Yediğimiz pilavlardan çıkan taşlar nerden geliyor sanıyorsunuz?

AÇIK BÜFE

Hayatı açık Büfeye benzetirim; insanları da ellerinde ki geniş geniş tabakları ile bu açık büfenin etrafında dolanan her şey dahil otellerin konaklama zamanı sınırlı müşterilerine…Açık büfe çok zengin; tatlısı, tuzlusu, ekşisi, acısı pek bir bol. Her damağa göre lezzet gani.

Örneğin bir tepside hurafe soslu cahillik ve aymazlık ile birlikte sunulan riyakarlık sote varken, bir diğerinde beşamel soslu iyilik ve kadirşinaslık haşlamayı bulabilirsiniz. Yanık yağda kızartılmış hainlikle birlikte servis edilen gıybet çorbasını bulduğunuz gibi.

Üzerine sazan yumurtası yağı serpilmiş kibir salatası da mevcuttur bu açık büfede zarafet otu ile tatlandırılmış naiflik püresi de…

Canınız çiğlik çekerse çiğ köfte kıvamında ekşili acılı yoğrulmuş had bilmezlik köftesini tercih edebilirsiniz;yok ben erdem, illa erdem isterim derseniz insanlıkla marine edilmiş haysiyet pilavı tam damağınıza göredir.Ancak dikkat edeceğiniz bir husus var,bu yemek hemen ilk sıralarda sunulur,tabağınıza aldınız aldınız,alamadınız arkanız çok kalabalık tekrar başa dönmeniz bir ömür boyu süre alabilir.

Toprak kapta sunulan samimiyet ile dürüstlük kavurmasından almak için fazla acele etmeye, diğerleri ile itişip kakışmaya gerek yok, aşçının en bol yaptığı ama müşterinin pek azının rağbet ettiği bir yemektir.Bu yemeği açık büfede pas geçenlerin çoğu hazımsızlık yaptığı söylerlerse de inanmayın.

Tembellik közünde parpurlanmış çekemezlik beğendi de pek meşhurdur. Talibi de çoktur. Çalışkanlık ve üretim böreği de vardır elbet ancak acıdır. Acıya katlanamayanlar pek almazlar tabaklarına.

Buldumcuk pilavı da ünlüdür açık büfenin kerameti kendinden menkul şehriyesi ile yapılanı pek bi kapışılır.Yiyeni buldumcuk yapar ki,üzerine kırk kova görgü yoğurdundan mamul yayık ayranı içse bile iflah olmaz.

Yalan dolan dolması için ayrı bir kuyruğa girmek gerekir; Öyle önceden yapılmaz çünkü anında namussuzluk sosuna bulanmazsa tadı biraz buruk olur. Hele bir de hurma ile yapılanı vardır ki, er geç tırmalar.

Edeple karılmış haya kebabı en lezzetli menülerdendir. Ama mutlaka erdem ateşinde pişirildiğinden yemesi bile maharet ister. Her türlü melanete iyi gelir yeter ki haya kaşığı ile yensin.

Omurgasızların tercihi omurga kalburabastısıdır. Kişilik isteyenler kişnişli kişilik kapamayı alırlar tabaklarına.

Hercai menekşe ve kuşkonmazlı risotto en popüler yemeklerdendir. Tabii hercailer için.

Ciğerli olmak isteyen canciğer sarmaya itina gösterirken, ciğersizler için kelle haşlama da mevcuttur büfede. Hemen beyin salatasının yanında sunulur. Artık kim hangi eksiği varsa onu alır tabağına. Şef hiç karışmaz.

Her telden çalarım, yeter ki karnım doysun diyenlere Taco Pizza Rulolar önerilir. İçlerinde her şey vardır ama tatları aynıdır. Bir versiyonu da aşuredir.Fasulyeden kayısıya kıyasıya rekabet sevenlerin gözdesidir.

Pesto soslu kanepeleri de rağbet görür açık büfenin sosun adını bilmese de meraklılar için iyi menüdür. Her konuda kalabalık laflarla fikir beyan eden, ama fikrine dolananlar için enfes bir seçenektir.

İlk bakışta salçalı makarna sanılsa da görünümüne kanıp tabağına alanlar salçanın kendileri olduğunu daha ilk lokmada anlarlar. Ömür boyu ona buna sıvaşmaları da bundandır.

Bir de halt haşlaması vardır. Çiğnemeden yutulur, yemesi tatlı çıkarması pek eziyetlidir. Tabakların tamamına yakında görürsünüz. Kimi bir kaşık alır kimi beş kaşık. Üzerine zannetme baharatı olamazsa olmazıdır. Kendini bir halt sananların rağbetinden dolayı bunun önünde de kuyruk çoktur.

Yalakalıklı Marshmallow ;Tadı bir şeye benzemese de bir halt haşlaması ile yarışır.En çok sıra ve sırada kaynak bu yemeğin önünde olur.Dolayısı ile en çok maraza da bu yemekten çıkar.

Bir de sebze sufle vardır tercihler arasında, suflenin temelini yine beşamel sos ve yumurta oluşturur. Bu yüzden tuzlu suflelerin yapımında dikkat edilecek en önemli nokta beşamel sosun çok iyi hazırlanması ve pişirilmesidir. Sos gereğinden fazla sulu ve yumuşak, gereğinden fazla katı olmamalıdır. Olursa maazallah sebzeler çiğ kalır ki bu açık büfede buna asla izin verilmez.

Turşusuz yapamam arkadaş diyenler içinde çeşit çeşit turşular bulunur açık büfede. En çok rağbet göreni hıyar turşusudur. Kim bilir belki cacığa da olan ilgi hıyar bağlamında değerlendirilmelidir.

Sakatatlar da sıra sıradır tezgahta. Hele mercan köşk ile tatlandırılmış füme dil vardır ki,ağız acılığını,dil yaresini şıp diye keser.Ama nedense tabaklarda füme dil değil,çatal dile rastlanır sıklıkla.Hani çataldan kasıt yılan dili olmasa es geçecek insan fakında bile olmayacak tabağındakinin.

Dirayetle karılmış ahde vefa sahandayı da atlamamak gerekir menüyü sayarken. Gerçi onuda tabaklarda sıkça görmek mümkün olmasa da,tadını bir kere alan müptelası olur.

Had ile pişirilmiş, üzerine izan ilave edilmiş Gönlübol fırındayı unutursam, haddini bilenlere haksızlık etmiş olurum. Bu yemekte kapışılanların arasında sayılmaz ama tabağına almak için ısrarcı olanların sayısı da az değildir hani.

Menü bu kadar geniş olur da döner kebap olmaz mı? Olur elbette ama bu döner kullanılan malzeme açısından alışık olduğumuz dönerden biraz farklı. Her ne kadar ateşle harman olsa da bazen bir tarafı çiğ kalır. Döne döne başı dönenlerin tercihleri arasında yer alır.

Eee tatlısı yok mu bu açık büfenin? Olma mı? tatlı deyince ilk akla gelen isimler hanım göbeği,Dilber dudağı,vezir parmağı ,şıllık tatlısı vs olsa da bu büfenin tatlılarının hepsine aynı adı vermiş onları yapan; hayat demiş kısaca…

Menü sayısız, yer sınırlı; son olarak bir de lokma tatlısından söz edeyim. Bu büfede haramı da var lokmanın helali de. Artık hangisini tercih ediyorsanız koyuverirsiniz tabağınızın bir köşesine.

Menü saydığımın kırk katı; Herkes hepsinden almakta özgür.

Ama ben size ŞEF’in tavsiyesi konusunda küçücük bir tüyo vereyim mi?

Diyor ki; Siz siz olun tabağınıza bolca Sade Ahlak Yahnisi alın. Tatlısını bana bırakın.

Ne demişler ‘‘İnsan ne yerse o dur’’

O mudur?

Valla bence o dur…

DERİN YALNIZLIK

İnsan hayatında en çok buradan yaralar ve yaralanır…

Onulmaz hataları da burada yapar, en derin pişmanlıklarını da yine burada yaşar.

Hele ki çaresizliğini ihtirasına eklemlenmiş ise yaşadıklarının kat be katını başkalarına yaşatır.

Çaresizliğini başka çareleri yok sayarak gidermeye kalkarsa da önünde sonunda biçare olur kalır.

Oysa,her çaresizlik bir çarenin komşusudur.

Sadece görülebilmeyi bekler.

Bazımız için çare mezarlıktan taş atmaktır, bazımız için ortak akıl.

Bazımız çareyi eğip bükmekte aramaktayken, bazımız sevgiyi saygıyı öncelemekte görür her neyin içerisindeyse oradan çıkışı.

Son derece ağır bir süreç geçiriyoruz.

Salgınından ekonomisine, siyasetinden dış politikasına akla gelebilecek her konuda milletçe ağır bir yük altındayız.

Her sorun bir diğerinin ya türevi ya da tetikleyicisi.

Ve çok zor olsa da hayatımızı daraltan bu sıkıntıların sonucunda çıkış yolunu bulmak yine bize kalıyor.

Hani ‘‘Ya çaresizsinizdir ya da çare sizsinizdir’’ diye bir deyim var ya;

İşte aynen o durumdayız.

Şöyle bir bakıyorum da, herkes tek başına bir şeylere çareler bulma telaşında.

Kimimiz sürekli eriyen parası tamamen yok olmasın diye önlemler almaya çalışıyor, kimimiz çocuğu eğitimden geri kalmasın diye hayat şeklini değiştiriyor, kimimiz ürettiği heba olmasın diye uğraşıyor, kimimiz sağlığının peşine düşüp hastane doktor koşturuyor, kimimiz batmış dükkanını, firmasını nasıl yaşatırımın derdinde kredi bulmaya çalışıyor, kimimiz aşı olsam mı olmasam mıya takılmış,kimimiz asgari ücretinin kaç simite karşılık geldiğinin hesabında kimimiz enflasyona yem olmama çabasında…

Ve istisnasız hepimiz yaşamak için çareler üretmek zorundayız…

Bulduğumuz her çare de bir başka çaresizliğimizin kurbanı oluyor.

Galiba çaresizliğin en doğal nedeni yalnızlık duygusu.

Sanki her birimiz dertlerimizle yapayalnız mücadele ediyoruz.

Yoksa neden aralarından biri ikisi eksilmesin ki?

Biraz derinine inince rahatça görülüyor ki, toplumun dertlerine çare ararken yaşadığı ne varsa onunla teke tek mücadele etmesi gerekiyor.

Uygulamada ki sosyal politikaların bu kadar çok derdi olan bir millete verecekleri pek fazla bir şeyleri olmadığı da aşikar.

İnsanın sıkıntısını giderebilmek ya da en azından kontrolü altına alabilmek için verdiği çare üretme kavgası elbette takdire şayandır da, çarenin çare olabilmesi için de başkalarının da onun bir kulpundan tutmaları gerekir.

Aksi halde tıpkı şimdi olduğu gibi, çare akıntıya kürek çekmekle eşdeğer olur ki biçare hallerimizle hallenmeye devam ederiz.

Ne güzel sözdür;

‘‘Aklın olduğu her yerde bir çare vardır’’ der.

Ben de haddim olmayarak ekleyeyim;

Ortak aklın olduğu yerde mucizevi çareler vardır.

Çaresizlik çare aratır diye başka bir söz de var ama,

Arattığı ile buldurduğu çare gerçekten o derdin çaresi midir?

İşte o kuşkulu…

Uzun süredir oturup ciddi ciddi düşünüyordum; insanın dertler karşısında ki o biçare o meşum yalnızlığına ne isim verilir diye.

Galiba da buldum.

Onu da başımın üzerine değilse de

Yazının başlığına koydum…

TAKIR TAKIR TAKİYE

Zaman zaman siz de yapar mısınız?

Hayattan bir mola isteyip,kısa ve uzun vadede yaşadıklarınızı birer birer süzgeçten geçirip,kendinizi acımasız bir sorguya alarak,iğneyi görmezden gelip çuvaldızın üzerine gönüllü oturur musunuz?

Ben bunu sık sık yaparım.

Kendi içime kaçar,rağmenlerimi yargılarım potansiyel suçlum da öncelikle kendimimdir.

Dolayısı ile de öncelikle aklanması gereken de...

Analize de bu noktadan başlarım.

Olayların oluşumları,gelişimleri ve sonuçları bana ait hangi hatalardan etkilenmiştir bilebilmek için,onlarca soru sorar,üşenmeden eğitimini aldığım empatinin de sınırlarını zorlayarak teker teker yanıtlarım hepsini.

Bunu yaparken de kendime torpil geçip,aklımı aldatmaya çalışmam.

Sonuç aleyhimde tezahür ettiği zamanlar çok ağır bedeller ödeyerek mahkum olurum ruhumda.

Lehimde olduğu zamanlarda da vicdanımın rahatlığına salıncak kurarım.

İşte bu molalardan birinde çok önemli bir eksiliğimi(!)fark ettim.

Ben takiye yapamıyorum…

Yani ‘mış’ gibi,’miş’ gibi yaşamak becerilerimin arasında değil.

Bazen kibarlık gereği hoşlanmadığım bir şeye hoşlanıyormuş muamelesi yapmaya çalışsam da,yüzüme gözüme bulaştırıyorum.

Hayatta ki yalnızlıklarımın temelinde de bu olgu yatıyor sanırım.

’Menfaatim gereği’ diye başlayabilecek bir cümle kuramadım henüz.

Olay ya da kişi neyse o benim için.

İkisinin de olumsuzluğunu pas geçemiyorum;bazen geçermiş gibi yapıyorum,o miş gelip boğazıma düğümleniyor.

Altmış yıllık yaşam tarihimde atılmış köprülerin,yakılmış gemilerin enflasyonu da bu yüzden.

Çok sevdiğim,yapmaktan mutluluk duyduğum,terapi gibi algıladığım bir uğraştan,son derece basit bir hadiseye kadar bu beceriksizliğimin bana maddi manevi kaybettirdiklerini saymaya kalksam,sıkılıp okumazsınız.

Oysa ne kadar kolay görünüyor uzaktan mış-miş- muş gibi yapanları izledikçe.

’Ne var canım bunda yapılamayacak,onurunu emanetçiye bıraktın mı oldu bitti.’diye düşünülebilirse de,işte onuru o emanetçiye bırakma işi her babayiğidin harcı değil.

Bunun için gerçekten mahir olmak gerekiyor.Emanetçinin de emanete hıyanet olasılığı var çünkü.

Maazallah onur gitti mi gelmiyor,ikamesi de henüz bulunamadı.

Bence takiye bir davranış bozukluğu.

Kökünde aldatmayı barındırıyor.Kişi bazen zorunluluktan,bazen umarsızlıktan çoğunlukla da,kişisel menfaatlerine olan zayıflığından dolayı olay ve kişilere sanal yaklaşıyor.

Haksızlıkları,aşağılanmaları,soytarılıkları,aldatmaları görmezden gelerek yaşamanın hayat kalitesini ve özgürlüğünü elinden aldığının farkına bile varamıyor ve bu sanallık zamanla insanın celladı oluyor.

Kendisine mış gibi yaklaşılan ve davranılan kişiler de bu zavallılığın fakında oluyorlar çoğunlukla;Karşılığını da yine miş-mış larla veriyorlar kıs kıs gülerek.

Bu kısır döngü sürüp gidiyor.Kanan aynı zamanda kandıranın rolünü çalarak oynuyor.

Aslına bakılırsa takiye son derece güç bir iş.

Sevmeden sevmek,beğenmeden beğenmek,inanmadan kabullenmek, görmeden bakmak,duymadan dinlemek,konuşamadan ses çıkartmak sadece dayatılanı benimsiyor görünmek olağan üstü yıpratıcı.

Ömür yolculuğunu, tekleye tekleye çalışan bir motora sahip araba gibi sürdürmeye çalışmak, insan da giderilmesi mümkün olmayan hasarlara yol açıyor.

Zamanla kendisini bir nebzede onarmayı öğrense de,mutluluk denilen parçanın orijinalini temin edemediğinden,çakmasına razı oluyor dolayısı ile de tamirat hep eksik kalıyor.

Oysa hayat rağmenlerle yaşanıyor.

Neye rağmen ne yapıyoruz?

 Bu soruyu kendinize sorduğunuz andan itibaren özgürlüğünüz başlıyor ve yine hayat,sizi yepyeni olgularla ödüllendiriyor.Onurunuz da size emanet edildiği gibi ter temiz kalıyor.

Çatır çatır yaşamak varken,takır takır takiye en hafif tabirle insan olarak yaradılmışlığımıza karşı ayıp oluyor.

Unutmamak gerekir ki hayat asla takiye yapmıyor.

Toprağın üzerindeyken ne isek altında da oyuz...

REEL HAYT İSTATİSTİĞİ

Ortalama kaç yıl yaşıyoruz?

Hadi bize dair istatistikleri vererek ben yanıtlayayım sorumu;

Bulabildiğim en güncel veriye göre;

Erkekler: 75.9;  Kadınlar: 81.3

Toplayalım iki veriyi; 157.2

Bölelim iki ye; 78.6

Hepi topu bu.

Sonsuzlukta kadın ve erkeğimize tanınan ortalama yaşam süresi 80 yıl bile değil. (İstisnalar kaideyi bozmaz tabi)

Çıkartın şimdi bebekliğinizi ve küçük çocukluğunuz kapsayan ilk yedi yılı..

Kaldı mı 71 yıl 6 ayınız?

Dokuz yıl ilk orta ve lise eğitimiz de geçirdiğiniz hayata hazırlanma süreniz olan 12 yılı da düşün bu 71 yıl 6 aydan;

Elde var; 59 yıl 6 ay…

Yüksek tahsil yaptıysanız ona da en az bir 4 yıl koyun ve elde var dan çıkartın;

Sonuç; 55 yıl 6 ay.

Erkekler için askerlik süresi ve yapanlar için uzmanlık, stajyerlik  vs hariç tabi.

Kısacası bebekliği, çocukluğu, gençliği devirdikten sonra üç aşağı beş yukarı bu dünya da ki fiili rezervasyonumuzun süresi bu.

Bir de bu yılların üçte birini uykuda geçirdiğimiz gerçeği de var ki, çıtayı daha da aşağıya düşürmemek için onu hesaba katmıyorum.

Her ne kadar insan kendini kaç yaşında hissediyorsa o yaştadır diye romantik bir söylem olsa da gerçek yaşam yaşanılan yıllardan elinizde ne kaldıysa o.

Ötesi derin halüsinasyon.

Geçen yıllar zaten geçmiş bitmiş, gelecek olanlar da biraz tahmin biraz dilek çokça da umut…

Demem o ki…

Neyse asabınızı daha fazla bozmadan o ki yi demeyeyim.

Bu yazıyı yazmak gemici takviminde ki kırmızı dikdörtgeni 11 Ekim den 12 Ekime çekip içimden de ‘Yahu Ekim de yolu yaraladı’ diye geçirirken aklıma geldi.

Sonra bir durdum benim geçirmişlerime baktım, kalanımı düşündüm…

Tamam tamam sustum.

Ortalıkta bu kadar hayali istatistik dolanırken

Reel Hayat İstatistiği benim neyime?

ÖZÜMLE MUHABBETLER

-Selam; hayırdır dalıp gitmişsin yine…

-Yoo hiçbir yere gitmedim buradayım işte

-Peki o zaman neredesin söyle.

-Buradayım yahu oturuyorum işte görmüyor musun?

-Gördüğüm senin bedenin ama daha ziyade park edilmiş bir araç gibi geldi bana.

-Oh yani. Araba mıyım ben?

-Değilsen bu sürücüsü bırakıp gitmiş kamyon halin ne?

-Kamyon..?

-Hee kamyon; hem de damperlisinden…

***

Gerisi yazının başlığını taşıyan son kitabım da ki kendimle muhabbetlerde.

Bitince haber veririm.

Uzmanlar kişinin ara sıra kendisi ile konuşmasında yarar oluğu görüşündeymişler…

Her ne kadar kendi kendine konuşana deli denildiği bir algının hakim olduğu coğrafya da yaşıyorsak ta biraz düşününce adamlar haksız değillermiş gibi geliyor.

Şimdi size gerçek duygularınızla yanıtlamanızı rica ettiğim bir soru;

Hiç kendinizi kendinizle konuşurken yakaladınız mı?

Ya da kendinizle konuşur musunuz?

Kendi kendinize konuşur musunuz demiyorum ama,

Kendinizle konuşur musunuz?

Ben konuşurum mesela.

Hatta konuşmakla da kalmam, atar gider de yaparım o da yetmezse kavga bile ederim kendimle.

Beni çok kızdırdığında Kendimi tokatlamışlığım bile vardır.

Tabi iyi şeyler yaptığında bir iki duble rakıyla ödüllendirmişliğim de…

İnsan aslında en rahat iletişimi kendisi ile kurabiliyor ancak bir şart var var;

O da nalıncı keseri ne kendisinde ne de kendinde olmayacak.

Yani kendine torpil yapmayacak.

Hadiseleri oldukları gibi ortaya koyacak, ders alması gerekiyorsa da ders

alacak.

Bu konuşmanın tek bir dinleyicisi var; adına vicdan derler.

O her sözcüğü tek tek not alır;

Baktı ki kişi kendine bile yalan söylemeye başlıyor; ağlar.

Kırmızıdır göz yaşları vicdanın; o yüzdendir vicdan kanaması deyimi.

Dinleyicisi ve yorumcusu böylesi hassas olunca insanın kendisiyle muhabbeti bir anda referansı bizzat kendisi olan kendisi ile tanışmasına dönüşür.

Ne kadar çok tanırsa o kadar çok emin olur kendisinden.

En çokta düşündüğü gibi sanmaktan vaz geçer ki,bunun yararı tüm hayatına sirayet eder.

Hepimizin onları,bunları,şunları,ötekileri,berikileri vardır.

Olumluları bize mal, olumsuzları ise daima onlara ihale ederiz.

Ama bizim de ihale ettiklerimizin onları, bunları, şunları, ötekileri, berikileri olduğumuzu atlarız.

Kendimizle muhabbette işte tam bu sırada devreye girer.

Kimselere söyleyemediklerimizi, itiraf edemediklerimizi sadece ona söyleriz.

Toplumun senaryosunu yazıp bize dayattığı rolleri oynarken aslında öykünün bambaşka bir karakteri olduğumuzu da bu muhabbetler sonucunda öğreniriz.

Tabi öğrendiklerimizi de yine vicdanımızla paylaşmaktan öteye geçemeyiz.

Konu derin ve bir o kadar da uzun.

Ben hasbelkader yazmaya çalışıyorum;

Ama burada ki vicdan karakteri siz de.

Bakalım kitap bitince o vicdanlarda bir gülümseye yol açabilecek miyim?

***

-Özümcüğüm nerede kalmıştık?

-Damperli Kamyon da…

BİR ŞARKI ÇIKAR GELİR ESKİLERDEN

  Şarkılar seni söyler, dillerde nağme adın/Aşk gibi, sevda gibi huysuz ve tatlı kadın/En güzel günlerini demek bensiz yaşadın/Aşk gibi, sevda gibi huysuz ve tatlı kadın....

Beste: Muzaffer İlkar / Güfte: Fakih Özlem /Makâm: Nihâvend/Usûl: Düyek

Şu anda Zeki Müren ve Hüner Coşkuner’in yorumlarından dinliyorum.

Ruhları şad olsun hepsinin…

***

Yorulmusken, bunalmışken, geçmişle bu gün arasında ki dar sokaklarından birinde sıkışıp kalmışken ve hatta umduklarından vaz geçmişken…

Bir şarkı çıkar gelir eskilerden;

Alır götürür sizi hayata başladığınız yılların anılarına.

Bilirsiniz yeniden başlamanın mümkün olmadığını elbet;

Ama anılar naiftirler, hatırlanmak isterler.

Israrcılardır da bir yandan,istemekle kalmazlar kendilerini dayatırlar.

Hatırlamamak içinse direnmek faydasızdır; tek bir mısraları,cümleleri,tek bir fotoğrafları yeter

‘Biz buradayız;artık sadece eski sende ikamet ediyoruz hepsi bu’

Demeleri için.

Söyle bir düşünce insan daha bir iyi anlıyor bu ısrarlarının nedenini;

Hiç biri boşuna yaşanmadı ki.

Bölüne bölüne çoğaldılar; bu günlerimiz, yaşadığımıza dair kanıtımız,

arkamızdan kurulacak cümlelerin özneleri oldular.

En önemlisi her zaman bize sadık kalıp hiç aldatmadılar.

Biz yaşlandık, onlar daima genç kaldılar...

Eskiye bir hasret, nostalji hevesi, nevrotik bir ruh hali filan değil klavyemden ekrana dökülen sözcükler.

Belki biraz kırgınlık, biraz yitmişlik,biraz yılmışlık, birazda kenara itilmişlik…

Ya da umud kesmişlik.

Eski Türkiye’yi değil, sahici Türkiye’yi o kadar özlüyorum ki...

Değerlerin içlerinin dolu dolu olduğu zamanları, sanatından sporuna bize ait neyimiz varsa hepsinin ilmik ilmik işlendiği seneleri.

Kırıp döküleni toplayıp, onarmak için el ele verdiğimiz o mükemmel hallerimizi.

Evet, kendimi bildim bileli hayatı hep yoksulluk parantezinde yaşadım.

Ama aç açıkta kalmadım.

Yoksulluk sadece zengin olmamaktı; her yerine,her değerine sinmemişti memleketin.

O zamanlar biri bakkaldan iki liralık sıvı yağ istese, herhalde beyaz gömlekli adamlar gelir, deli diye alır  götürürlerdi zavallıyı.

Enflasyon da kendimi bildim bileli yüzde bilmem kaçlardaydı,yetmiş cente bile muhtaçlık özdeyiş, siyaset yine cadı kazanı…

Ama o yoksulluğun derinlerinde insanların birbirlerine olan samimiyetlerinin verdiği kallavi bir zenginlik yatardı.

Ve ne varsa hayatımıza dair sahiciydi.

Acılarımız da sevinçlerimiz de, umutlarımız da, umutsuzluklarımız da…

Bizler de sahiciydik elbet;

Daha sanal ilişkiler icat edilmemişti.

Ağlasakta sahiciydi,gülsekte sahici.

Doğrularla yanlışlar da ona keza…

Kimsenin aklına yanlışı doğrulamak için yırtınmak gelmezdi.

Şarkılardan buraya nasıl geldim bilmiyorum.

Sanırım bu günler ruhuma dokunmaktan ziyade kanıma dokunuyorlar.

Yalandan dayatmaların gerçekler üzerinde bu kadar hoyratça tepinmelerini kaldıramıyorum.

Şimdi de Cem Karaca var fonda;

Nazım’ın dizelerini yorumluyor.

Ve bu dizeler bana çok uyuyor.

‘‘Çok yorgunum/Beni bekleme kaptan/Seyir defterini başkası yazsın

Çınarlı, kubbeli, mavi bir liman/Beni o limana/Çıkaramazsın

Çok yorgunum/Beni bekleme kaptan’’

DAL PARÇALARI

Baldan tatlı,baldırandan acıdır bayramlar;

Hani derler ya ‘‘her şey yaşayana’’

İşte onun tek istinasıdır bayramlaşma.

Kalanla değil sadece, yitenle de kavilleşmedir.

O yüzdendir çığlık çığlığa çocuk sevinçlerine büyüklerinin göz yaşlarının karışması.

Anıların bohçasının açılmasıdır;

Ruha sinmiş sevgilerin,sevdaların buğulu kokusunun kimi özlemle,kimi pişmanlıkla içe çekilmesidir.

Dualara emanet edilen, asla tekrarlanamayacak anların girdabıdır.

Eksiklerin daha bir eksikliğinin duyulduğu ,hayatın ellerin arasından ne denli büyük bir hızla kayıp gittiğinin ilanıdır.

Ve ne kadar kalabalık olsa da her bayram başka bir yalnızlığa denk gelir.

Akıl da başa nerede o eski bayramlar diyecek yaşa gelindiğinde…

Eskiye özlem yeninin alıp götürdüklerinin teyididir bir anlamda.

Geçmişle şimdiki zaman arasında köprü kurmaya çalışırız beyhude çabalarımızla.

Ne eski geçer gelir o köprüden ne yeni eskiye medyun kalır.

Hayat kendi kurallarıyla akıp giderken kimimiz seline kapılır sürükleniriz,kimiz debisinde kayboluruz ,kimimiz vefa dediğimiz bir dal parçasına tutunur bir sonraki dalgayı bekleriz.

Bayramlar işte o dal parçalarıdır.

Soluklanmak için,akıntıya kapılıp gitmemek için,hatırlanmak ve hatırlamak için dinimizin bize uzattığı ellerdir;

Tutabilen tutar, tutamayan akıntıya karşı kulaç atmaya devam eder.

Bayramı bayram yapan ne tatil,ne seyahat,ne deniz ne de kumdur;

Bayramı bayram yapan içimizde ki çocuk ve onun yaşıtları evlatlarımızdır.

Biriktirilen insan sayısının mizanıdır aynı zamanda bayramlar;

Bayramı kutlayanlar ile kutlamayanların envanterini çıkartmayanımız yoktur.

Her kutlanma bir zaferdir gönüllerde.

Haftanın günleri de tatile çıkarlar bayramlarda.Pazar,Pazartesi Salı…bayramın birinci,ikinci,üçüncü,dördüncü günü oluverirler.

Değiştirir bayramlar yaşamı;

Hüzünle sevincin o muhteşem raksını koyarlar sahneye.

Eski bayramlar deriz onlara ağıtlar yakarız da;

Eskiyen bizizdir aslında, biliriz;

Bilmezden geliriz.

ANNEM / CENNET

Güneş’im;

Bu sana 15 yıldır yazdığım bilmem kaç bininci mektup.

Kağıtsız kalemsiz.

Biliyorum, Senin oralarda posta işletmesi yok.

Olsaydı da bende açık adresin yok.

O yüzden gönlümü zarf ettim,

Üstüne yazının başlığını yazdım

Hangi melek alır getirir verirse sana

Bil ki oğlundandır.

Hani demiştin ya bana

‘‘İyi ol; İyi kal’’

Ne yaşarsan yaşa, ama mutlaka ‘‘iyi ol;iyi kal’’

Yaş aldıkça öğrendim ki, hayat bu dört kelimeden ibaretmiş.

Kötülük ne kadar çok kılıktaysa, iyilik o kadar yalınmış.

Çırçıplak ortada, erişemeyene Kaf dağının ardında…

Aslında ne zor bir sorumluluk yüklemişsin omuzlarıma;

Bunca kötüye,bunca kötülüğe rağmen ‘’iyi’’ olmamı belleterek.

İyilik,iki büklümken dik durmakmış farkında olmadan.

İyilik,yaralanıp yarım kalmakmış yaraları saramadan.

İyilik,yoksullukmuş,aç kalmakmış kimi zaman.

İyilik,yalnızlıkmış,etrafındayken bir dolu insan.

İyilik,affetmekmiş,sevabı günah kılan.

İyilik,koşulsuzmuş,gönülde huzurmuş sadece kalan.

İyilik,karşılıksızmış, duası kaşığına dolan

İyilik,ucuzmuş,hemen bozdurulan.

İyilik,borsaymış,çıkışı inişinden utanan.

İyilik,ağırmış,omuzdan ayağa artan.

Olmaya çalıştıkça daha bir anladım, iyiliğin zorluğunu.

Hele iyi kalmanın zorluğunu bir ömür tüketmeden asla bilemedim.

‘‘Kötü ol’’ deseymişsin,kolaymış…

Kötü olmak için çaba göstermeye gerek yokmuş;

İyi olmayıversem yetermiş.

Güneş’im sen şimdi oralardan bakıp bakıp gülümsüyorsun ya bana öğretmen öğretmen.

Bilmediğini de ben diyeyim sana, burada ki imtihanım bitmeden.

Sen ışığa yürüdüğünden beri benim ışığım pek bir sönük yandı.

Kocadım;

Yüreğim hep annesiz çocuk kaldı.

Ödevimi yapmak için doğru sandığım yanlışlarıma bakıp kızma

Dediğinden hiç çıkmadım,

İyi olmak için belki tam bile yaşamadım.

İyilik güzel de, hasret berbat be annem.

Hiç üzülmüyorum son dönemecine  geldiğim için hayatın

Mektup yazmaktan bıkmadım ama,sensizlik tak dedi canıma.

Bu gün anneler günü;

Hani henüz ilk okul ikiye giderken eczacı Gülümser’den sana aldırdığım ama senin kime alındığını bilmiyormuş gibi yaptığın yüz kremini dergi kağıdına sarıp paket yaptığım ve annem diyerek boynuna sarılıp yine sana verdiğim mayısın ikinci pazarlarından biri.

Altmış yıl öncekinin aynısı.

Bu sefer  babam da yanında.

Meşgulsünüzdür orada şimdi siz.

Yanınız da yamacınız da nice anneler babalar vardır

Yarenlik ediyorsunuzdur papatyalarınızın gölgesinde.

Hepsinin ellerinden öptüğümü söyleyin onlara.

Deyin ki;

Oğlumuz,haber göndermiş

Ödevini bitirmiş.

Ahiretle dünya birmiş

Sadece orada ekilip burada biçiliyormuş.

Öğrenmiş…

BAKİ KALAN GÖK KUBBEDE BİR HOŞ SEDA

Bir ter boşanır önce…

Sonra yutkunuruz.

Ellerimiz titremeye başlar,gözümüz görmez olur çevreyi ve patlarız tüm sıkıntılarımız ve yenilmişliklerimizle ambalajlanmış bir öfke ile.

Sonu hiç önemli değildir artık,nerede duracaksa duracaktır ağzımızdan çıkanlar.

Kontrol kesinlikle bizde değildir,ok yayı çoktan terk etmiştir çoğunlukla saplandığı yer aslında kendimizdir.

İşte,evde,yolda akla gelen her yerde yakalanmak işten bile değildir bu nöbete.

İlginçtir ki her defasında da sadece biz haklıyızdır.

Dünyayı dümdüz etmiş kendimizi de tam  ortasına koymuşuzdur.Kimse önemli değildir;sadece biz ve haklılığımız vardır somut olan.

Duymayız,görmeyiz,aldırmayız;Sevdiğimizi bile unuturuz kırarken, geçmişi yok bile saymayız.

Karşımızdakini hırpaladıkça hırpalarken kim bilir hangi bozgunlarımızdan intikam alırız.

Hoyratlıkla yakasına yapışır,aman dilemesinden bile korkarak yüklendikçe yükleniriz.

Her zaman biz biliriz.

Çoğunlukla bilmediğimizi de biliriz de kendimize itiraf edemeyiz.

Hayat bir arenadır,bizden başkalarına tahammül edemediğimiz.

Küçücük hesaplarımıza kurban ederiz çok bilinmeyenli denklemleri.

Hırsımız mantığımızı rehin alıp,duygularımızı fidye olarak vermemizi bekler.

Ağlarız,küseriz,içimizde ki sıkıntı ormanında saklanırız.

Başarıyı başartmamakta arayıp,başkalarının yaşadığı yenilgileri kendi zaferimiz sayarız.

Takdir etmeyi,yüreklendirmeyi,yol gösterip yol açmayı zayıflıktan görür,kendimizi çözümün değil sorunun parçası olmaya mahkum ederiz.

Okumadığımız bir şiirin,bilmediğimiz şairini ararız sıklıkla.

Bulamayız.

Öneriyi dayatma ile eş anlamlı tutarız;akıl almayı ya da sormayı eksikliğimizin deşifresi olarak görür,defalarca aynı suda yıkanmaya çalışarak temizlendik sanırız.

Ne kendimizle kavgamız biter, ne çevremizle. Yorgun düşeriz çoğu zaman, dinlemeye vaktimiz kalmaz.

Yaşlanırız.

Oysa…

Ne Yaşam arenadır ne de dünya dümdüz.

Biraz empati ,biraz hoş görü ,biraz farkındalık,sıkışıp kaldığımız kapanlarımızı açacak altın anahtardır.

Bu anahtarı boynumuza astığımızda ve gerektiği her anda kullanmaktan çekinmediğimizde açılan her kilidin ardında ki sinerji iç dünyamızı ışıtacak yansımaları taşıyacaktır ruhlarımıza.

Ben bilirimin yükünden kurtulmak için çaba harcadığımız da başkaların da bildikleri olduğunu görmemiz içimizdeki fırtınaların verdiği zararı en aza indirecektir.

Yargılamayı bırakıp,ortak akılı hedeflediğimiz andan itibaren önyargılarımızın mantığımıza koyduğu ipoteği kaldırmak gerçek zaferimiz olacaktır.

Birbirimiz anlamaya çalışmak,anlayabilmenin ön koşulu.

Aslında buna zorunluyuz da,kalabalıklar içindeki yalnızlığımızdan başka nasıl kurtulabiliriz ki?

İnsan hayat ile haşır neşir olurken o kadar şaşacak çok şey tezahür eder ki en olgun olduğunu düşündüğü evrelerde bile bir sürü şaşkınlık yaşar. Sonucunun hiç sapma olmadan tahmin ettiğini sandığı olayların gidişatı bir anda değişiverir, kalakalır.

Bazen ailesinde ,bazen işinde,bazen çevresinde, bazen işindeki bir hadise nedeni ile değişen hayat çizgisi dumura uğratır insanı..

Aynı hataları yapıp farklı sonuçlar bekleyen hayat kumarbazı durumuna düşmek işten bile olmayabilir.

Ez cümle;hepimizin hepimize ihtiyacı olduğunu kabullenmek ve ona göre davranmak zorundayız.

Nitelik olarak birbirimizden üstün ayrılıklarımızın olması doğal,ancak nicelik bakımından durum farklı.

Hayat ona ne tarafından bakarsak öyle görünür gözümüze. Klasik bir söylem olsa da,hepimiz aynı gemide yolculuk ediyoruz.

Önemli olan rotada anlaşabilmek. Tahsilimiz,edinimlerimiz,kişiliklerimiz,algılarımız,eşiklerimiz farklı olsa da ortak paydamız insanlığımız.

Bunu kaybedersek,kazandıklarımız yok hükmündedir.

Yaşarken farkına varmazsak,ölüm zaten eşitleyecek hepimizi.

Şairin dediği gibi;

Baki Kalan Gök Kubbede Bir Hoş Seda.

ALELADE FANİZİZ HEPİ TOPU O

 Nasrettin Hoca’ya sormuş biri;

“Kimsin?”

“Hiç” demiş Hoca, “Hiç kimseyim.”

Dudak büküp önemsemediğini görünce, bu sefer hoca sormuş;

“Sen kimsin?”

“Mutasarrıf” demiş adam kabara kabara.

“Sonra ne olacaksın?” diye sormuş Nasrettin Hoca.

“Herhalde vali olurum” diye cevaplamış adam.

“Daha sonra?” diye üstelemiş Hoca.

“Vezir” demiş adam.

“Daha daha sonra ne olacaksın?”

“Bir ihtimal sadrazam olabilirim.”

“Peki, ondan sonra?”

Artık makam kalmadığı için adam

boynunu büküp son makamını söylemiş:

“Hiç.”

“Daha niye kabarıyorsun be adam.

Ben şimdiden senin yıllar sonra gelebileceğin makamdayım:

“Hiçlik makamında!”

***

Hani şu afralı tafralı giderli yokuşlu hallerimiz var ya;

Küçükler yetmemiş büyüklerine de göz diktiğimiz dağları yaratmış,egomuzun sübapına helyum gazı  bağlamış uçtukça uçan, kendimizi dünyanın merkezine oturtup  tapusunu da zimmetimize geçirmiş ille de ben diye diye benliğimizle dalaştığımız,üç paralık çıkarlar için pare pare olduğumuz,kendimizi fasülye gibi nimetten sayıp onun da gazında boğulduğumuz hallerimiz…

Ve bunların üzerine bin katıp ‘yaşıyorum’ dediğimiz garipliğimiz.

Kimiz ki biz?

Hırs küpüyüz,kibiriz,benciliğiz,halden anlamazız,

savaşçıyız, dövüşçüyüz,yenilmeziz,her daim haklı olanız tersi durumlarda da haksızlığı kabul etmeyeniz,her şeyi bileniz hatta çoğunlukla sadece bir bileniz, hırçınız, dayatmayız, affetmeyiniz,hor göreniz, döveniz, söveniz, kural koyup takmayanız ,takiyeyiz, düşünmeyeniz üsüne üstlük düşündüğümüz gibi sananız,sorgulamayanız, eyyamız, hamasetiz, sevmeyeniz, dayatmayız,empati kuramayanız, parayız,binayız,arsayız,çek senetiz,yazar kasayız,faturayız…

Eğer yukarıda yazdıklarım ve yazmadıklarım isek ne oluyoruz şimdi biz?

Hayatlarımızın senaryolarında küçücük roller almış ve her defasında kafası gözü kırılıp yarılan dublörler miyiz ki kendimize teğellenmiş yaşıyoruz?

Böyle olalım diye mi yaratıldık ?

Atar,gider,yokuş ne varsa birbirimize aslında pek fark etmesek te kendimize dayatıp,hayatı ıskalayalım diye mi?

Eğer ölümle eşitleniyorsak ve bunu değiştirme gücümüz yoksa havamız kime?

Kendimize atfettiğimiz özelliklerin hayatta ne kadar karşılığı var ya da yaşam denilen girdabın ne kadar umurundayız?

Bir düşünmek lazım.

Tarih boyunca hangimiz kaldık zenginlik dediklerimizle eyleşebilen. Hangimiz kral olduk bin nesil,hangimiz hatırlanıyoruz,hangimizin esamesi okunuyor bir kaçımızın dışında ve hangimize ölümsüzlük bahşedildi?

Birileri kulağımıza mı fısıldı bu dünya senin hikmetine dönüyor,vazgeçilmezsin en büyük sensin diye?

Hiç biri değil elbette…

Kendi kendimize havalara girip kendimize ait olmayanların uğrunda kendimize ait günahları biriktiriyoruz.

Elimizde defterimiz bilmeden yazıyoruz kendi hayat hikayemizi.

Her paragrafta özne biz nesne yine biz.

Şansımız varsa hepinizden ırak olsun ama bir kalp krizi ile ya da bir kaza neticesinde, fiziksel bir hastalığın tezahürü ile ne bileyim belki de bir cinayetin maktulü olarak bitiriyoruz yazmayı.

Bin türlü hali var ölümün.

Doğarsan ölürsün;

Kural bu; ötesi yok.

Son tahlilde hepimiz

Alelade faniyiz

Hepi topu o !

ENGEL

Bu yazı 3 Aralık Dünya Engelliler FARKINDALIK Gününe ithaf olunur. Günü eller havaya modunda kutlanılacak bir gün sananlara ise ithaf mithaf olunmaz…)

En olmadık yerinden yakalar insanı, gelir oturur hayatının tam ortasına…

Bazen dünyaya gelmeni bile beklemez, ana rahminde ipotek koyar dünyana, bazen bir kazayı aracı kılar, bazen önemsiz bir hastalığı bahane eder, bazen de, anatomini kullanır. Gelir, gitmeyi bilmeden, ömrüne set çeker; dayatır.

İki kere yaşamak zorunda bırakır seni, rağmenlere mahkum eder. Fiziksel yeteneğini kullanmana izin vermez, inadına savaşırsın eksikliğinle.

Buna katlanmaya çalışırken ruhundaki erozyona yenik düşmen ise işten bile değildir. Acıyarak bakarlar; hissedersin, alınırsın, kızarsın. Elinden gelen alışmaktan öteye gitmez, bin öfke ile kabullenirsin. Kendine anlatmaya çalışırsın, anlatamazsın. ‘Neden ben’ diye sorarsın, sanki başkası o durumu hak edecekmiş gibi.

Sevenlerin vardır ve sevdiklerin, çırpınırlar sen rahat edesin diye, ağır gelir bu medyunluk kaldıramazsın. Ameliyatlar, ilaçlar, hastaneler sıradanlaşır, hekimler tanır, hemşirelerle yarenlik edersin. Bir gün bitecek diye avutursun kendini ve bitmeyeceğini en iyi sen bilirsin.

Bazen de bilemezsin bile;düşünme yeteğinden vurmuştur engelin.koca koca isimlelerle anarlar seni down sendromlu,otizmli vs.Sıfatın isminin önüne geçer,Ali olmuşsun,Ayşe ya da Murat hiç fark etmez.

Adına sempozyumlar düzenlenir, paneller ve etkinlikler.

Beklersin çaresizce bir yerlerde birileri panzehir bulsunlar hayatına. Bulanlar olur muhakkak, o zaman da erişmen zordur onlara.

Fiziksel yetersizliğinin verdiği acı ruhundaki sancının yanında hiç kalır. Uykularında yaşarsın yaşaman gerekenleri, rüya biter o yine orada vazife başındadır.

Bazen kendini devler ülkesindeki Gulluver’e benzetirsin, ayağa kalkamadığın için olduğundan büyük görünür insanlar gözüne, bazen yatarak yaşaman gerekir o zamanda oturana gıpta edersin.

 Sağlıklı insanların dertleri senin çoktan keşkelerin olmuştur da, kimsenin haberi bile yoktur. Göremediğin bir dünyanın resmini yaparsın usunda, tutmayan ellerinle kavrarsın hayatı, bedeninin sana ihanet ettiğini düşünürsün çoğunlukla ve bu ihanetin bedelini yine sen ödersin. Ne kadar alışmaya çalışırsan çalış, ne yaparsan yap, oradadır hayatının tam ortasında. Sanki inatlaşır seninle, elinde törpüsü sürter durur yıllarının duvarlarına. Acelesi de yoktur çoğu zaman, sever ağırdan almayı, ilahi bir cezaya mahkum edildiğini bile düşünürsün, suçunu bilmeden.

El ayak çekildiğinde kendinle kaldığında boyut değiştirir; ağlarsın gizlice. Bazen kendini rahatlatmaya çalışırsın, herkesin her an başına gelebilir diye, ne çare rahatlayamazsın. Özgürlüğünü almıştır öncelikle elinden. Başkasının hayatına teğellenmiş olarak yaşaman gerekir.

 Dedim ya iki ömür sürdürmek zorundasındır, biri sana biçilen, diğeri eksiklerinin üzerinden atladığın ömründür. Bir kart verirler eline, üzerine yazarlar şu kadar işe yarar diye.

Bakar kalırsın kartın üzerindeki resmine ne kadar insandan saymışlar seni diye. Zamanla kırılacak bir porselen tabak gibi hissedersin kendini, korkarsın, ürkersin, çekinirsin hayattan.

Her şey üzerine üzerine gelir ve sen farkında olmadan sinir sistemin güçlenir. İçindeki lav patlamalarını hissettirmezsin kimseye, kabullenmişliğin vakurluğu ile tebessüm edersin çevrene. Zoruna gider, içini karartır eksikliğin. Hiç bir telkin ve çaba yaranı kapatmaz, sızını alırsa alır o kadar. İşte o zaman dersin ki, ben böyle olmasaydım, kimsenin olmaması için var gücümle uğraşırdım.

Engel… İşte böyle bir şey…

Nereden mi biliyorum?

Kendimden.

ÇARESİZLİK ÇARE ARATIR

İnsan hayatında en çok burada yaralar ve yaralanır…

En onulmaz hataları da burada yapar, en derin pişmanlıklarını yine burada yaşar.

Hele ki çaresizliğini ihtirasına eklemlenmiş ise yaşadıklarının kat be katını başkalarına yaşatır.

Çaresizliğini başka çareleri yok sayarak gidermeye kalkarsa da önünde sonunda biçare olur kalır.

Oysa,her çaresizlik bir çarenin komşusudur.

Sadece görülebilmeyi   bekler.

Bazımız için çare mezarlıktan taş atmaktır, bazımız için ortak akıl.

Bazımız çareyi eğip bükmekte aramaktayken , bazımız sevgiyi saygıyı öncelemekte görür her neyin içerisindeyse oradan çıkışı.

Son derece ağır bir süreç geçiriyoruz.

Salgınından ekonomisine, siyasetinden dış politikasına akla gelebilecek her konuda milletçe ağır bir yük altındayız.

Her sorun bir diğerinin ya türevi ya da tetikleyicisi.

Ve çok zor olsa da hayatımızı daraltan bu sıkıntıların sonucunda çıkış yolunu bulmak yine bize kalıyor.

Hani ‘‘Ya çaresizsinizdir ya da çare sizsinizdir’’ diye bir deyim var ya;

İşte aynen o durumdayız.

Şöyle bir bakıyorum da, herkes bir şeylere çareler bulma telaşında.

Kimimiz sürekli eriyen parası tamamen yok olmasın diye önlemler almaya çalışıyor, kimimiz çocuğu eğitimden geri kalmasın diye hayat şeklini değiştiriyor, kimimiz ürettiği heba olmasın diye uğraşıyor, kimimiz ziz sağlığının peşine düşmüş hastane doktor koşturuyor, kimimiz nasıl aşı olabilirim diye aranıp duruyor, kimimiz batmış dükkanını, firmasını nasıl yaşatarımın derdinde kredi bulmaya çalışıyor, kimimiz enflasyona yem olmama çabasında…

Ve istisnasız hepimiz yaşamak için çareler üretmek zorunda… 

Bulduğumuz her çare de bir başka çaresizliğimizin kurbanı oluyor.

Galiba  çaresizliğin en doğal nedeni yalnızlık duygusu.

Biraz derinine rahatça görülüyor ki, toplumun dertlerine çare ararken yaşadığı ne varsa onunla teke tek mücadele etmesi gerekiyor.

Uygulamada ki sosyal politikaların bu kadar çok derdi olan bir millete verecekleri pek fazla bir şeyleri olmadığı da aşikar.

İnsanın sıkıntısını giderebilmek ya da en azından kontrolü altına alabilmek için verdiği çare üretme kavgası elbette takdire şayandır da, çarenin çare olabilmesi için de başkalarının da onun bir kulbundan tutmaları gerekir.

Aksi halde tıpkı şimdi olduğu gibi, çare akıntıya kürek çekmekle eşdeğer olur.

Ne güzel sözdür;

‘‘Aklın olduğu her yerde bir çare vardır’ der.

Ben de haddim olmayarak ekleyeyim;

Ortak aklın olduğu yerde mucizevi çareler vardır.

Çaresizlik çare aratır diye başka bir söz de var ama,

Arattığı ile buldurduğu çare gerçekten o derdin çaresi midir ?

İşte o kuşkulu…

SIR

Çok severim çokta anlatırım…

Biri mükemmel gören, biri mükemmel duyan, biri de mükemmel koku alan üç kişi yanlarına bir arkadaşlarını da alıp gemi ile seyahate çıkarlar.

Yolculuğun ortasına doğru dördü de güvertede denizi seyrederlerken, mükemmel gören heyecanla bağırır;

 ‘’Arkadaşlar beş yüz kilometre öteden fırtına geliyor bulutları görüyorum’’

Mükemmel koku alan da atılır hemen,

‘’Evet, evet beş yüz kilometre ötede ormanlar yanıyor, dumanın kokusunu alıyorum’’

Mükemmel duyan da elini kulağına götürüp onaylar arkadaşlarını;

 ‘‘Haklısınız, beş yüz kilometre öteden insanların çığlıklarını hayvanların bağırışlarını duyuyorum’’der.

Onları korkuyla izleyen diğer yolculardan biri dördüncüden hiç ses gelmeyince dayanamaz sorar;

‘’Birader arkadaşlarının hepsi keramet gösterip üzerimize gelen fırtınayı haber verdiler, sen ne diyorsun bu duruma?’’

Dördüncü şöyle bir iç çeker ve yanıt verir;

‘’Ne diyeyim, benim de bu gibi durumlarda fena halde canım sıkılır’’

Bu fıkraya benzetiyorum ahval-i şeraitimizi.

Ama biraz farkla…

Biz hepsini aynı anda yapıyoruz; Görüyoruz, duyuyoruz, kokusunu alıyoruz ve hep birlikte fena halde sıkılıyoruz.

Kimimiz korkudan, kimimiz ikbal endişesinden, kimimiz adam sendeciliğimizden, kimimiz bize bir şey olmaza teğelli aşırı güvenimizden, kimimiz krizden kar elde etme çabamızdan, kimimiz üşengeçliğimizden, kimimiz gördüğümüzü anlayamadığımızdan, kimimiz de algıladığımızı abarttığımızdan…

Hepimiz bildiğimiz sırlar içinde yuvarlanıp gidiyoruz.

Gitmesine gidiyoruz da,

Giderken birbirimizi atlıyoruz be dostlar.

Acımadan acınmayı, dinlemeden dinlenmeyi, bivefayken vefayı, aldatırken aldatılmamayı, görmezken görülmeyi, duymazken duyulmayı, incitirken incitilmemeyi, horlarken hor görülmemeyi bekliyoruz.

Bekliyoruz;

Gelmiyor, olmuyor, duyulmuyoruz.

Oysa hayatın kuralı çok basit;

Sana ne yapılmasını istiyorsan yapacaksın,

Ne yapılmamasını istiyorsan yapmayacaksın.

Görüyorsan, duyuyorsan, kokusunu alıyorsan

Kaç kilometre ötede olduğu hiç mühim değil,

Çok anlatırım…

Biri mükemmel gören, biri mükemmel duyan, biri de mükemmel koku alan üç kişi yanlarına bir arkadaşlarını da alıp gemi ile seyahate çıkarlar.

Yolculuğun ortasına doğru dördü de güvertede denizi seyrederlerken, mükemmel gören heyecanla bağırır;

 ‘’Arkadaşlar beş yüz kilometre öteden fırtına geliyor bulutları görüyorum’’

Mükemmel koku alan da atılır hemen,

‘’Evet, evet beş yüz kilometre ötede ormanlar yanıyor, dumanın kokusunu alıyorum’’

Mükemmel duyan da elini kulağına götürüp onaylar arkadaşlarını;

 ‘’Haklısınız, beş yüz kilometre öteden insanların çığlıklarını hayvanların bağırışlarını duyuyorum’’der.

Onları korkuyla izleyen diğer yolculardan biri dördüncüden hiç ses gelmeyince dayanamaz sorar;

‘’Birader arkadaşlarının hepsi keramet gösterip üzerimize gelen fırtınayı haber verdiler, sen ne diyorsun bu duruma?’’

Dördüncü şöyle bir iç çeker ve yanıt verir;

‘’Ne diyeyim, benim de bu gibi durumlarda fena halde canım sıkılır’’

Bu fıkraya benzetiyorum ahval-i şeraitimizi.

Ama biraz farkla…

Biz hepsini aynı anda yapıyoruz; Görüyoruz, duyuyoruz, kokusunu alıyoruz ve hep birlikte fena halde sıkılıyoruz.

Kimimiz korkudan, kimimiz ikbal endişesinden, kimimiz adam sendeciliğimizden, kimimiz bize bir şey olmaza teğelli aşırı güvenimizden, kimimiz krizden kar elde etme çabamızdan, kimimiz üşengeçliğimizden, kimimiz gördüğümüzü anlayamadığımızdan, kimimiz de algıladığımızı abarttığımızdan…

Hepimiz bildiğimiz sırlar içinde yuvarlanıp gidiyoruz.

Gitmesine gidiyoruz da,

Giderken birbirimizi atlıyoruz be dostlar.

Acımadan acınmayı, dinlemeden dinlenmeyi, bivefayken vefayı, aldatırken aldatılmamayı, görmezken görülmeyi, duymazken duyulmayı, incitirken incitilmemeyi, horlarken hor görülmemeyi bekliyoruz.

Bekliyoruz;

Gelmiyor, olmuyor, duyulmuyoruz.

Oysa hayatın kuralı çok basit;

Sana ne yapılmasını istiyorsan yapacaksın,

Ne yapılmamasını istiyorsan yapmayacaksın.

Görüyorsan, duyuyorsan, kokusunu alıyorsan

Kaç kilometre ötede olduğu hiç mühim değil,

Her nereye bakıyorsan sır orada işte.

BEKLENTİSİZLİĞİN EFSUNLU GÜCÜ

 Özgürlük ile ilgili onlarca tanım olsa da

Hiçbirinin yolu  koşulsuz özgürlüğe çıkmıyor.

Mutlaka bir yerlerde takılıyor.

Diyelim  takılmadı o zaman da başka özgürlüklerin sınırını aşamıyor.

Yani mutlak özgürlük diye bir şey yok.

Ama ben meseleyi çözdüm galiba;

Mutlak özgürlüğü buldum mu ne?

Yok canım öyle çok zeki,becerikli bir adam filan değilim.Etrafta bu kadar filozof dolanırken onların yanında felsefeden çaktığımda söylemez.

Sanırım acemi şansı oldu benim ki..

Hadi çatlatmayayım sizi de söyleyeyim keşfimi.

Beklenti denilen insanı için için kemiren o mikrop var ya

İşte bence en büyük özgürlük o mikrobun bertaraf edilmiş hali

Yani;beklentisizlik.

Şöyle bir düşünün lütfen;hayatınızın kaç yılını birinden ya da birilerinden bir şeyler beklerken heba ettiniz ve beklentilerinizin gerçekleşme oranı hayal kırıklıklarınızın yüzde kaçını oluşturuyor?

Yüzde çokunu değil mi?

Seversin,o da sevsin diye beklersin,

Gidiverir bazen,dönsün diye beklersin

Okursun okuduğuna değmesini beklersin

Evlenirsin,evlendiğinin ‘o’ çıkmasını beklersin

Çocuğun olur hayırlı çıkmasını beklersin

İşe girersin amirinin gözüne girmeyi beklersin

İş kurarsın piyasaların oturmasını beklersin

Siyasete atılırsın, fark edilmeyi beklersin

Topluma girersin ,anlaşılmayı beklersin

Verilen sözlerin tutulmasını beklersin

Enflasyonun düşmesini beklersin

Beklersin de beklersin.

Beklerken bir de bakmışsın beklemenin insan hali olup çıkmışsın.

Beklentin ne ise,ona meftun olursun.

Beklemek aslında esir olmak.

Bile bile beklenin prangasına vurulmak.

Hele beklediğin menfaatse hiç şansın yok;bazen aklını kiraya vermeni gerektirir

Bazen onurunu astırır portmantosuna.

Bazen cımbız dedirtir koca koca kepçelere.

Bazen için isyan eder dilin tutsak düşer,mora mor bile diyemezsin.

Bazen de madara eder,fakına vardığında iş işten çoktan geçmiştir.

Oysa beklentisizlik…

Kızgın kumlardan serin sulara atlar gibi bir şey.

Bir anda dayatmaların hiç önemi kalmaz;elbette dayatanların da…

Hiçbir şeye ve kimseye borcun olmadığını anlayıverirsin (maddi anlamda değil tabii)

Kendine ödettiğin diyetlerde birer birer azalır yok olur gider;eyvallahsız yaşamayı öğrenirsin

Beklediğinin sen beklemeden de olma ya da olmama olasılığının fark etmediğini görürsün de yitirdiğin zamanına ağıtlar yakarsın.

Beklemediğin her şey özgürlük yolunda yoldaşın olur,kendine döner,gücünü hissedersin.

Bağımlılıkların biter,rağmenlerin devreye girer,hani facede var ya başkasının gözünden gör diye,kendini öyle görürsün.

Kimsenin aslında senin için bir şey yapma çabasında olmadığını,konjuktür gereği varmış gibi yaptığını anlarsın.

Beklentinin  karşılığını taşımak zorunda da kalmazsın;belkilerinden,ya da larından,ya olmazsalarından kurtulur,varlığının farkına varırsın.

Planlar programlar yapmazsın,işin her zaman olacağına vardığını hatırlayıp,kendini gereksiz yere kasmazsın.

Hem;

Beklentisizliğin bekle diyenin ezberini bozar ki,en çok bundan keyif alırsın.

Beklentisiz olmalı derken,her şeyi bir kenara bırak su akar yolunu bulur,sen hiç bir şeyi kafana takma filan demiyorum elbette.

Dediğim beklentisizliğin korkuyu,stresi,kaygı ve endişeyi bertaraf etme gücü.

Kim bilir belki hayat sana umduklarını vermek için beklemekten vaz geçmeni bekliyordur belli mi olur?

Valla benim çözdüm dediğim bu kadarı özgürlüğün.

Bir de beklentisizliğin bir tık ötesinin müdanasızlık olduğunu çözdüm gibi

Ama ona şimdilik girmeyeyim;üzerinde çalışıyorum

Ömrüm yeter de çözersem onu da söyleyeceğim.

Şimdi diyeceksiniz ki,’’Üsküdar’da sabah oldu,senin çözdüm galiba dediğini psikologlar çoktan çözdüler birader’’

Olsun;

Ben bekleye bekleye çözdüm ya…

DERİN HALÜSİNASYON

Doğumumuz ile ölümümüz arasında başımıza gelen her ne varsa tümünü hayat parantezine alarak bize verilen süreyi dolduruyoruz.

İnsan ne kadar aksini savunsa da tüm yaratılmışlar o hayat dediğimizin gözünde alelade fanidir.

Doğarlar, büyürler ve ölürler.      

Kimsenin kimseden bir ayrıcalığı yoktur onun gözünde.

Bunun en güzel sağlamasını da ölümle her canlıyı eşitleyerek yapar.

Hayata ezberlerimizin dışına çıkarak alıcı gözle bakmayı başarabildiğimiz anda aslında neyin içinde soluk alıp verdiğimizi çok daha iyi anlayabiliriz.

Bizim uydurduklarımız ve değerli diye birbirimizi yediğimiz paradan, silaha kadar ne varsa çıkartın hayatın içinden geriye kalanların üzerinde hiç bir hak talep edemeyeceğimiz gerçeği tüm çıplaklığı ile ortaya çıkar.

Yaşamlarımızı yönlendiren ne varsa çoğu bizim iznimize tabi olmadan eşlik eder ömrümüze.

 Hayat, oyunu daima kendi kuralları ile oynar ve onları asla değiştirmez, tartışmaya da açmaz.

Yaratılan ne varsa bu kurallar dahilinde var ve yok olur.

Kendi adını bile koyamayacak kadar bu kuvvetin çekim alanına girmişken insanın   kendisini  Dünya’nın öznesi sanmasında ki ruh hali her zaman trajikomik gelmiştir bana.

Derin Halüsinasyon işte tam da bu durumunu anlatıyor insanın.

Yani, varmış ta, aslında yokmuş halini.

Ben yazarken kendimi ana karakterin yerine koydum ancak o olmadım.

O olmadım ama kim ve ne  olduğumu da hala kendime anlatmaya çalışıyorum.

Bakalım siz de kendinizden bir şeyler bulabilecek misiniz bu çizgi ötesi hikaye de?

Kitap elbette bir kurgu.

Ama zaten hayatta başlı başına  bir kurgu değil mi?

***                               

Derin Halüsünasyon adlı dördüncü kitabım geçen gün Googleplay da e- kitap olarak yayınlandı.

2017 de piyasaya çıkan Nitelikli Cehalet’in basım ve dağıtım sürecinde maddi manevi bir sürü sıkıntı yaşadığım için bu kez sanal dünyayı tercih ettim.

İyi ki de etmişim.

Sevgili Murat Gezer’in teknik desteği ile hazırladığımız bu e-kitap şimdiden pek çok yayınevinin e-kitap listelerine girdi bile.

Sıra yayınlanmayı bekleyen diğerlerinde.

Derin Halüsinasyonu yazarken hem eğlendim, hem hüzünlendim hem de neden çizginin bu tarafında olduğumuzu düşündüm.

Derin Halüsinasyon da işte o çizginin  tam üzerinde yaşanan on iki saati anlatıyor.

Ana karakterin iç konuşmalarını yıllar içerisinde yazdığım köşe yazılarından oluşturarak yeni bir tarz denediğim bu çalışma da insanın varla yok arasında ki o derin halüsinasyonunu irdelemeye çalıştım.

Dilerim cümlelerim beni okuyucularıma mahcup etmezler.

Derin Halüsinasyon çizginin bu tarafına benden bir anı olsun…

FELEKLE SATRANÇ

Satranç bilir misiniz?

Zor oyundur.

Kazanmak için hep doğru hamleler yapmanız gerekir. Rakibinizin oyun bilgisi ve strateji yeteneği işinizi kolaylaştırabileceği gibi, sizi zora da sokabilir. Rakibinizin hataları oyunun sonunun belirleyicisidir. Son derece zevkli olan bu oyunu insan insana oynarken kazanma olasılığınız da her zaman vardır.

Ama satrancı felek ile oynuyorsanız, iş değişir; kazanmanız rakibinizin biraz da insafına bağlıdır…

Felek satrancı kendi koyduğu kurallar doğrultusunda oynamayı sever. Siz onlarca olasılığı düşünüp, oyunda avantajlı hale geçmeyi hayal ederken, bir hamlesi ile ‘şah’ deyiverir, apışıp kalırsınız. Hesaba katmadığınız, ‘yok artık’ diye nitelendirdiğiniz hatta aklınıza gelse bile ‘hadi canım sende’ diyerek göz ardı ettiğiniz bir hamle karşısında darmadağın olmanız işten bile değildir.

Bir düşünün sizin hayat satrancınızda kaç kez şah dedi felek. On, yirmi, elli belki de çok daha fazla. Her şah denildiğinde bıkmadan, bezmeden, yılmadan oyunu kurtarmak ve yeni hamlelerde bulunmak hiç kolay değil. Bir de rakibinizin asla yorulmadığı gerçeği varken ortada hiç değil.

İnsan, hayatı sürekli dengeler kurmak üzerine yaşıyor. Planlar ve hedefler üzerine kurguluyor dolayısı ile de her zaman ulaşılacak bir şeyi mutlaka oluyor. Ulaşabilirse ulaşıyor, ulaşamazsa hedef küçültüp yenisine yöneliyor.

Bazen her şeyin yoluna girdiğini düşündüğünüzde, aslında koskoca bir kaosun eşiğinde olabiliyorsunuz, bazen de ‘tamam buraya kadarmış’ diye içinizden geçirirken kucağınızda mükemmel bir fırsat olduğunu fark ediyorsunuz. Dedim ya felek satrancı tamamen kendi kuralları ile oynuyor.

Henüz hayata dair satrancı öğrenmek için gidebileceğiniz bir eğitim kurumu olmadığı için, oyunu öğrenmenin yöntemlerini sizin geliştirmeniz gerekiyor. Bunun olmazsa olmazlarından biri de, yaşam kalitesi denilen olgu. Bu konuda John Mercer Langston’un çok sevdiğim bir sözü vardır; der ki, “Hayatınızın kalitesini, hayatınızdaki insanların kalitesi belirler.” Şöyle bir düşünün yaşadıklarınızı, eminim siz de sorunları kova kova taşıyıp hayatınızın tam ortasına döken bir sürü kalitesizi sayacaksınız içinizden.

Felekle satrancın keyifli tarafları da var elbet. Bir kere sürekli adrenalin salgılamanıza yardımcı oluyor. Böylece sürekli aleste vaziyette kalabiliyorsunuz. Gerçi zaman zaman su içen tavşan misali tedirginlik duygusu yaşasanız da buna zamanla alışıyorsunuz.

İşin en zor tarafı siz oyunu mutlak surette kazanmak zorunda olmanız. Pat’a (satrançta beraberlik)bile bırakma lüksünüz yoktur çoğu kez. Felek içinse bu durum hiç mi hiç mühim değildir. O sizin oyunu kazanıp kaybetmenizle hiç ilgilenmez. Yapar hamlesini, bakar gözünüzün ta içine ve ‘şah’ der. Hadi kurtulun bakalım kurtulabilirseniz hayatınızdaki sayısız açmazlardan birinden. İster piyonu verin, ister atı; hatta veziri bile gözden çıkartmanız gerekebilir. Ne yaparsanız yapın, şahı kaptırmamalısınız.

Şah çekilmesi, aslında bir dayatmadır. Ya kurtul, ya da öl anlamına gelir. Çoğu zaman kurtulmak, belli fedakarlıkları göze alabilme cesaretiyle doğru orantılıdır. Kurtulmak için verilen savaş, şah çekilmesini zamanında önleyecek hamleyi yapmak için gösterilecek gayretten çok daha fazla bedel ödetir insana.

Yazının başında satrancı anlatırken, rakibin hatası oyunun sonunu belirler demiştim. Felekten hatalı hamle beklemek abesle iştigal olur. O yüzden insanoğlu en az hata ile sürdürmek zorundadır oyunu.

Şimdi tahtanın diğer tarafında ki oyuncunun adı Covid-19

Hata yapmasını beklemekten ziyade onu hataya sevketmeyi başarmamız gerekiyor.

Bu da satrancı evden oymakla mümkün.

Hadi bir güzel söz daha paylaşayım yazının sonunda; Alexis de Tocqueville’ye ait; “Şerefle bitirilmesi gereken en ağır görev hayattır.”

Satranç müsabakaları uzun sürer. Felekle oynan ise bir ömür boyu…

KAPLUMBAĞA

Ters dönmüş bir kaplumbağ gördünüz mü hiç?

Görmeseniz de  gözünüzde kolaylıkla canlandırabilirsiniz.

Çok zordur o mağrur yaratığın kabuğu üzerinde ters dönmesi.

Ama bazen döner işte.

Düzelmesi de kendi çabaları ile olası değildir.

Ne yaparsa yapsın tek başına mümkün olmaz tekrar  ayakları üzerine dönmesi.

O Kocaman kabuğu izin vermez ne yan yatmasına ne de doğrulmasına.

İlla ki bir el yardım edecek,tutup onu düz çevirecek.

O el yetişmez ise gökyüzüne baka baka can verir kaplumbağ.

Bazen o kaplumbağ oluveririz.

Hiç anlamadan ters dönüveririz sırtımız yere gelir.

İçi yılların birikmişleriyle dolu kabuğumuzun üzerinde gök yüzüne bakar kalırız.

Döner dururuz kendi çevremizde,mümkün değil düzelemeyiz.

Kollarımız kısa gelir, ayaklarımız kifayetsiz kalır.

Bekleriz umutsuzlukla umar  arasında bir yerde.

O eli bekleriz.

Kendimize bile diyemeden beklediğimizi;  ama bekleriz…

Eli çağırmak çok zordur,

Öyle her el olmaz.

Zaten herkeste de bulunmaz.

Elin gözü olması gerekir öncelikle. Görmesi gerekir baktığını.

Ya da görmek için bakması.

Beş parmak bir de ayadan müteşekkil de değildir el,

Gözünün yanın da kalbi de olmalıdır,kalbine örülmüş vicdanı da.

Hazırlıklı da olması da gerekir genellikle,

Kaplumbağnın teşekkürü kabuğuna saklanmaktan öteye geçmeyebilir çünkü.

Tek el de yetmez bazen,sesi de olmalı o yüzden elin.

Seslensin çağırsın diğer eli diye.

Hele hep el veren bir elimiz varsa düz durumdayken; iki üç beş kere zordur.

Bir de alışmışsak el vermeye, el beklemek içimizi dağlar.

İşin vahim tarafı ne zaman ters döneğimizi hiç bilemeyiz.

Hissederiz sadece,o zaman da kendimize konduramayıp yok sayarız.

Bazen koştururken,bazen soluklanırken bazen kaçıp kovalarken diz çöküveririz, yalandan ayağa kalkar yürüdüğümüzü sanırız.

Aslında çoktan yan yatmışızdır bile ama kendimizden saklarız.

Her an ters dönebiliriz diye yaşamakta mümkün değil.

 O zamanda paronoyalarımıza takılıp tökezleriz.

Aman bir terslik olmasın da ters dönmeyelim derken,tersine yaşarız hayatı.

Beşeriz şaşarız.

Şaştıkça devrilir devrilir gideriz.

Sayımız da hiç az değildir.

Şöyle bir dikkatli bakıverin etrafınıza öyle çok kabuğu üzerinde gökyüzüne bakan kaplumbağ misali insan göreceksiniz ki…

Daha yakından bakınca da nasıl o eli beklediklerini.

Umarsızca ve yapayalnız.

Şansınız varsa o el olacaksınız.

Yoksa en yakınınızda ki kaplumbağnın şanssızlığını paylaşacaksınız fark etmeseniz de.

Çoğumuzun zaman içerisinde bir ters dönmüşlük hikayesi vardır.

Bizi düze çevirenlere medyunluk ile tamamlarımız ömrümüzü.

Her ne kadar çaktırmamaya çalışsak ta biliriz düzelmenin olanaksızlıkla teğellenmiş halini.          

Ama mühim olan o elleri bilmek.

Bu yazıyı o ters dönmüş kaplumbağları ayakları üzerine çevirenlere ithaf ediyorum.

Elleri ile görebilenlere,duyabilenlere,vicdanı ipekten olanlara.

Ne deniyordu onlara kısaca?

Hah insan.

‘Sahici’ denir bir sıfatları da vardı değil mi?

Var tabi ya…

İşte o koca yürekli sahici  insanlara.

En çokta benim sahici insanlarıma…

TAKIR TAKIR TAKİYE

Zaman zaman siz de yapar mısınız?

Hayattan bir mola isteyip,kısa ve uzun vadede yaşadıklarınızı birer birer süzgeçten geçirip,kendinizi acımasız bir sorguya alarak,iğneyi görmezden gelip çuvaldızın üzerine gönüllü oturur musunuz?

Ben bunu sık sık yaparım.

Kendi içime kaçar,rağmenlerimi yargılarım potansiyel suçlum da öncelikle kendimimdir.

Dolayısı ile de öncelikle aklanması gereken de...

Analize de bu noktadan başlarım.

Olayların oluşumları,gelişimleri ve sonuçları bana ait hangi hatalardan etkilenmiştir bilebilmek için,onlarca soru sorar,üşenmeden eğitimini aldığım empatinin de sınırlarını zorlayarak teker teker yanıtlarım hepsini.

Bunu yaparken de kendime torpil geçip,aklımı aldatmaya çalışmam.

Sonuç aleyhimde tezahür ettiği zamanlar çok ağır bedeller ödeyerek mahkum olurum ruhumda.

Lehimde olduğu zamanlarda da vicdanımın rahatlığına salıncak kurarım.

İşte bu molalardan birinde çok önemli bir eksiliğimi(!)fark ettim.

Ben takiye yapamıyorum…

Yani ‘mış’ gibi,’miş’ gibi yaşamak becerilerimin arasında değil.

Bazen kibarlık gereği hoşlanmadığım bir şeye hoşlanıyormuş muamelesi yapmaya çalışsam da,yüzüme gözüme bulaştırıyorum.

Hayatta ki yalnızlıklarımın temelinde de bu olgu yatıyor sanırım.

’Menfaatim gereği’ diye başlayabilecek bir cümle kuramadım henüz.

Olay ya da kişi neyse o benim için.

İkisinin de olumsuzluğunu pas geçemiyorum;bazen geçermiş gibi yapıyorum,o miş gelip boğazıma düğümleniyor.

Altmış yıllık yaşam tarihimde atılmış köprülerin,yakılmış gemilerin enflasyonu da bu yüzden.

Çok sevdiğim,yapmaktan mutluluk duyduğum,terapi gibi algıladığım bir uğraştan,son derece basit bir hadiseye kadar bu beceriksizliğimin bana maddi manevi kaybettirdiklerini saymaya kalksam,sıkılıp okumazsınız.

Oysa ne kadar kolay görünüyor uzaktan mış-miş- muş gibi yapanları izledikçe.

’Ne var canım bunda yapılamayacak,onurunu emanetçiye bıraktın mı oldu bitti.’diye düşünülebilirse de,işte onuru o emanetçiye bırakma işi her babayiğidin harcı değil.

Bunun için gerçekten mahir olmak gerekiyor.Emanetçinin de emanete hıyanet olasılığı var çünkü.

Maazallah onur gitti mi gelmiyor,ikamesi de henüz bulunamadı.

Bence takiye bir davranış bozukluğu.

Kökünde aldatmayı barındırıyor.Kişi bazen zorunluluktan,bazen umarsızlıktan çoğunlukla da,kişisel menfaatlerine olan zayıflığından dolayı olay ve kişilere sanal yaklaşıyor.

Haksızlıkları,aşağılanmaları,soytarılıkları,aldatmaları görmezden gelerek yaşamanın hayat kalitesini ve özgürlüğünü elinden aldığının farkına bile varamıyor ve bu sanallık zamanla insanın celladı oluyor.

Kendisine mış gibi yaklaşılan ve davranılan kişiler de bu zavallılığın fakında oluyorlar çoğunlukla;Karşılığını da yine miş-mış larla veriyorlar kıs kıs gülerek.

Bu kısır döngü sürüp gidiyor.Kanan aynı zamanda kandıranın rolünü çalarak oynuyor.

Aslına bakılırsa takiye son derece güç bir iş.

Sevmeden sevmek,beğenmeden beğenmek,inanmadan kabullenmek, görmeden bakmak,duymadan dinlemek,konuşamadan ses çıkartmak sadece dayatılanı benimsiyor görünmek olağan üstü yıpratıcı.

Ömür yolculuğunu, tekleye tekleye çalışan bir motora sahip araba gibi sürdürmeye çalışmak, insan da giderilmesi mümkün olmayan hasarlara yol açıyor.

Zamanla kendisini bir nebzede onarmayı öğrense de,mutluluk denilen parçanın orijinalini temin edemediğinden,çakmasına razı oluyor dolayısı ile de tamirat hep eksik kalıyor.

Oysa hayat rağmenlerle yaşanıyor.

Neye rağmen ne yapıyoruz?

 Bu soruyu kendinize sorduğunuz andan itibaren özgürlüğünüz başlıyor ve yine hayat,sizi yepyeni olgularla ödüllendiriyor.Onurunuz da size emanet edildiği gibi ter temiz kalıyor.

Çatır çatır yaşamak varken,takır takır takiye en hafif tabirle insan olarak yaratılmışlığımıza karşı ayıp oluyor.

Unutmamak gerekir ki hayat asla takiye yapmıyor.

Toprağın üzerindeyken ne isek altında da oyuz....

KEDİR O KEDİ

  O meşhur Ak Sakallı Dede çıksa karşıma sorsa;

 ‘‘Bu dünya da insan olarak işin bitti. Ama ön elemeyi geçtin bir kez de hayvan olarak yaşama hakkın var; söyle bakalım hangi hayvan olarak dünyaya geri dönmek istersin?’’

Tereddütsüz kedi derim.

Bendeniz memeli memesiz tüm hayvanları çok severim ve onlara derin bir saygı duyarım.

Yaradılış erklerine ihanet etmeden sürdürdükleri yaşamlarında insanın teammüden yaptığı hiçbir kötülüğü yapmazlar. Sadece programlarını uygulayıp nasıl yaşamaları ve yaşamlarını nasıl sürdürülmesini isteniliyor ise ona sadık kalırlar.

Mesela siz hiç dolandırıcı bir Leopar gördünüz mü ya da eşini döven Zebra?

Peki ormana ihanet eden bir aslan haberi okunuz mu bir yerlerde? Kızına tecavüz eden domuz haberi takıldı mı gözünüze ?

Hayvanların insanların açıklarını kapatmak adına yaratıldıklarını düşünürüm.

Hatta bu kadar çeşitli,renkli ve ilginç olmalarını da insanların karakter sıkıntılarına örtü olsun diye verildiğini.

Hayvanların asla karakter sorunları yoktur çünkü.

Zaten yaratılanların en şereflisi insan öğretisinden şerefsizliği türeten de insan değil mi?

Peki neden özellikle kedi?

Kedi çünkü onun hayat felsefi tamamen kendine dönük bir felsefe.

Öncelikle kedi kendi kendisine yetebilen bilge denilebilecek kadar da hayat ustası bir  canlı.

Belki de huzuru bir yaşam biçimi haline dönüştürebilen ender canlı.

Geçen gün bu konuda ‘‘Hayatına uygulaman gereken on kedi felsefesi’’ adlı bir önermeyi okuyunca dünyaya kedi olarak gelme isteğim ısrara dönüştü.

Bakın neler o on madde

-Hayat iki esneme arasındaki dengedir. Biri uykunu almak için yaptığın esneme, diğeri daha enerjik olmak için bedenini esnetme.

-Her zaman bir çocuk gibi meraklı ol. Çünkü bu sayede keşfedeceksin ve keşfettiğini asla unutmayacaksın.

-Bir gazoz kapağıyla dahi oynayacak kadar küçük şeylerden mutlu olurum ben. Böylece büyük bir kap mamayı daha keyifle yerim.

-Güneşe daha çok çık, gecenin tadını daha çok çıkar.

-Kendini her zaman temiz tutarsan daha az hasta olursun. Kendini bol bol tara ve fırçala.

-Geçmişi hemen unutur, geleceği asla düşünmem. Benim için hayat kocaman bir şimdiden ibaret.

-Hayatını kimseye göre yaşama. Sen istemiyorsan ve hayır dediysen bitmiştir.

-Sevilmek istediğimde bunu talep ederim. Mesafe en sevdiğim şeydir benim.

-Dışarıdan yumuşak göründüğüme bakma, bir avı koyduysam aklıma benden hızlısı ve cesuru yoktur.

-Acele etme, zamana yenilme. Her şey olması gereken zamanda olur.

İyi de memlekette bu kadar sıcak hatta kaynar hatta hatta içlerinde lav fışkırtanları bile olan gündem maddeleri varken ve ortalık toz dumanken yaza yaza kediyi yazmamın alemi ne?

Valla hiç bir alemi yok

Sadece kedi kimliği ile yaşama olasılığıma dair antrenman yapıyorum o kadar.

Kim derdi ki insan olarak çekemediklerin kedi olunca bir mıııır dan ibaret olacak.

Ha bu arada hep merak ettiğim bir sorunun yanıtını da buldum sanırım.

Bakış açısını değiştirince çok daha rahat anlaşılıyor;

Boşuna söylememişler

Kedidir o kedi diye

BEYNİME PIŞ PIŞLAR

Akla ziyan gündemlerden öylesine yıldım ve sıkıldım ki zaman zaman hayata bir antrakt verip en sonunda tamamen kaydırıp gidipte beni ele güne rezil etmesin diye beynimi rahatlatacak konular bulup onu oyalamaya çalışıyorum.

Dün akşam da baktım memleketin hali pür melaline bakıp kafatasımdan tüymek için bahane arıyor, ‘‘Hadi gel seninle eskilere bir yolculuk yapalım’’ diye kandırmaya çalıştım.

Biliyorum pek yemedi ama altmış yıllık hukukumuza binaen  yemiş gibi görünüp kısa bir süreliğine de olsa benimle birlikte takılmaya razı oldu.

Kararından hemen vazgeçmesin diye pek sevdiği bir konu olan mizahı seçip bilgisayarın tarayıcısına ünlü komedyenler yazdım.

Karşımıza George Denis Patrick Carlin çıktı.

1937 –2008 yılları arasında yaşayan Carlin’i cennetmekan babam da sık sık duyardım.

Sanırım beynim de hatırladı bunu ve hiç itiraz etmedi.

George Denis Patrick Carlin komedi albümleri sayesinde beş kez Grammy ödülü almış İrlandalı asıllı Amerikalı komedyen, oyuncu ve yazardı.

Özellikle  'Saygısızca' diye nitelendirilen tutumu ve dil, psikoloji ve din gibi alanlardaki tabu konulara ilişkin fikirleriyle tanınır.

Yedi Kirli Kelime komedi rutini yüzünden başı derde girdi ve  1978'de Amerikan Yargıtayı Carlin'in oyunu televizyonlarda yasakladı.

Comedy Central'ın yayınladığı tüm zamanların en iyi yüz komedyeni listesinde Richard Pryor'un ardından 'tüm zamanların en iyi ikinci stand-up komedyeni' ilan edilen Carlin’e ölümünden dört gün sonra John F. Kennedy Merkezi tarafından  "Amerikan Komedisi için Mark Twain Ödülü" verildi.

Bu yazımda hem sizinle hem de beynimle sanatçının ünlü önerilerinden bir kaçını paylaşmak istedim.

Gerçi önerilerin mizahi bir tarafları yok ama,dikkatli bakılırsa içlerinde kara mizah unsurlarının saklandıkları görülebilir

Hadi başlayalım;

George Carlin diyor ki;

- Zorunlu olmayan sayıları çöpe atın. Yaş, kilo, boy...

- Sadece neşeli arkadaşlarınız olsun. Suratsız negatif insanlara yaklaşmayın.

- Öğrenmeyi sürdürün. El işleri, bilgisayar, bahçecilik. Beyniniz atıl kalmasın. Atıl kafa iblisin tezgahıdır;iblisin adı da, Alzheimer'dir.

- Küçük şeylerden zevk almaya bakın.

- Sık sık, uzun uzun ve var gücünüzle gülün.

- Gözyaşları olacaktır. Katlanın, yas tutun, başka yaşantılara geçin.

- Çevrenizi sevdiklerinizle doldurun. Aileniz, kedi, köpek, kuş, balık, müzik, bitkiler... ne olursa. Eviniz, sığınağınız olsun! Tadını çıkartın!...

- Sağlığınızın kıymetini bilin. İyiyse, üstüne titreyin. Bozuksa, düzeltin. Siz kendiniz düzeltemiyorsanız, yardım isteyin.

- Vicdan azabından uzak durun. Çarşı pazarda gezin, ülkenizi ve yabancı ülkeleri dolaşın. Ama sakın suçluluk ve pişmanlık duygusuna kapılmayın.

- Sevdiğiniz insanlara, onları sevdiğinizi söyleyin. Her fırsatta sevdiğinizi hissettirin.

- Hiç unutmayın ki yaşam, aldığınız soluklarla değil, soluk kesen anlarla ölçülür.

Öneriler sizin ilginizi çektiler mi ya da uygulanabilirlikleri konusunda neler düşündünüz bilemem ama beynim maddeleri okudukça bayağı bir gevşedi ki bu sefer de pelte olacak diye panik yaptım.

Ama boşuna telaşlanmışım.

Şimdi ıslık çalıyor.

Sanırım bu kez de kuvvetle muhtemel bir beyin firarını daha önlemeyi başardım.

Şimdi onu bir de siyaseti miyaseti,doları moları görmeden pış pışlayıp uyutabilirsem benden iyisi yok.

İyi de yarın ne olacak?

Dert ettiğim şeye bak

Rahmetli Aziz Nesin’in önermeleri ne güne duruyor..?

 

SOSYAL SEVGİ

Dün gece bilgisayarıma bir grafik programı indirirken site önce ‘’Bir süre bekleyeceksin’’ diye bir mesaj gönderdi.

Tam içimden bedava grafik programı bulmuşum inmesini sabaha kadar beklerim diye geçiriyordum ki;

Bir mesaj daha gönderdi…

‘‘Beklerken biraz sosyal sevgi de göster de beğen tuşunu tıklayıver’’

Önce biraz şaşırdım sonrada sinirlendim.

Öyle ya;

Bu site kim oluyordu ki bana asker arkadaşı muamelesi yapıp bir de sosyal sevgi göster de beğen tuşunu tıklayıver diye ayar veriyordu.

Sinirlendim sinirlenmesine de, gecenin bu saatinde elin  bilgisayar programı ile it dalaşına girmenin de pek mantıklı olmayacağını düşünerek her kızdığımda yaptığım gibi Kütahyalı ağızıyla ‘‘Len boş viiii’’ dedim ve başka bir pencere açarak  sosyal medyaya takılmaya karar verdim.

O kendi kendine insindi bana da hiiiç bulaşmasındı.

Ancak sosyal medyaya takılmadan önce şu sosyal sevgi meselesi aklıma takılmıştı bir kere.

Sahi ne demekti sosyal sevgi?

Zaten bizatihi kendisi bir sosyallik normu olan sevginin asosyali de mi oluyordu ki program üzerine basa basa sosyal sevgi diyordu?

Vaz geçtim sosyal medyadan,bu sefer de tarayıcıya sosyal sevgi ne demek diye yazdım.

Karşıma ilk çıkan Sevgi Soysal olduğu için anladım ki bu deyim  literatürün henüz ilgisini çekmemiş, dolayısı ile de Google nin bilmem kaç saniyede bilmem kaç milyon sonuç bulundu ibaresinde yer alacak kadar fenomen olamamış.

Programcı her halde espri olsun diye böyle bir deyim uydurmuş ve kullanmış diye düşündüm.

Ama yılmadım tarayıcıya bir kez daha yazdım, bu seferde Sakarya da hayır işleri yapan bir derneğin kurduğu sosyal sevgi marketini gösterdi.

Artık iyice emin olmuştum ki sosyal sevgi öyle pekte bilindik bir deyim filan değildi.

De,

Olsaydı da hiçte fena olmazdı.

Mesela ben facede beğendi yaptığım (bu da ne demekse?) yani beğendiğim paylaşımların sahiplerine aslında sosyal sevgimi gönderiyormuşum haberim yokmuş…

Elbette hadiseyi sevgi pıtırcığına bağlamak istemiyorum ama sevgisizliğin ve onun tetiklediği ilgisizliğin tavan yaptığı bu süreçte sevginin de artık karaborsa olduğunu kabullenmek gerek.

Yapay zekanın bile farkında olduğu bu durum orijinal zekalıların  gözlerinden kaçıveriyor işe.

Pek çoğumuz belki de hepimiz ortalıkta yaşama hezayanı içerisinde etrafımızı züccaciye dükkanına girmiş fil misali kırıp dökerek dolanırken fakına bile varamadan psikiyatriye konu oluyoruz.

Bendeniz sevgisizliğin son derece ciddi bir ruh hastalığı olduğuna inanlardanım.

Başımıza ne geliyor ve nelere katlanmamız gerekiyorsa hepsinin altında da birbirimize karşı bu sevgisizliğimizin yattığını düşünüyorum.

Bir de sevgisizliğin sevgiden daha bulaşıcı olduğunu.

Hele sevgisizliğini maskelemeye çalışıp, dudakları gülümseyen gözleri fel fecir okuyanlara da fena halde sinir oluyorum.

Kim bilir belki de yetişirken bize ‘‘nasıl sevilir?’’in tarifi yapılmadığından kaynaklanıyordur bu durum.

Sevgiyi kendimiz tanımlar, yorumlar ve normlarını yine bize göre sanrılarla koyarken hayatı ıskalıyor, sınırlı ömürlerimizi birbirimize sinir olarak tüketiyoruz.

Oysa yaşam çok karmaşık olduğu kadar çok kolay da…

Tabi,sevmeyi bilene ve bunu eylemleri ile yaşayana.

Neyse;

Konu derin ve bir köşe yazısına sığmayacak kadar da geniş.

Uzun sözün kısası

Birbirimize orijinal sevgi gösteremiyorsak en azından onun laytı sosyal sevgi gösterelim de layklar da nasibin alsın.

Ha bu arada şunu da belirtmekte yarar var;

İnsan bazen sevginin sosyal haline bile hasret kalabiliyor.

Kalanlar ne demek istediğimi anlayacaklardır.

DİLİN KADAR VARSIN

Adamın birinin babadan yadigâr antik ipek bir halısı varmış. Satmaya karar vermiş. Ona göstermiş buna göstermiş, ama kimse talip olmamış. Sonunda zengin birini bulmuş ve ona götürmüş.

Zengin halıya bir bakmış ve sormuş, kaç para? Adam cevap vermiş 100 altın. Zengin tereddüt etmeden tamam demiş ve çıkartıp 100 altın vermiş.

Adam sevinmiş. O sırada zengin sormuş bu halının kaç para ettiğini biliyor musun? Adam cevap vermiş hayır bayım. Zengin devam etmiş en az üç bin altın eder. Adam susmuş. Zengin sormuş, niye 100 altına verdin? Adam biraz düşünmüş ve cevap vermiş, bayım bağışlayın ama benim bildiğim en büyük rakam 100!

Şimdi aklıma Ludwig Wittgenstein geldi “Dilimin sınırları dünyamın sınırlarıdır.” Dilin anlam zenginliği ve anlam derinliği gelişmedikçe o dil ile yapılan iş sayısı sınırlı kalacaktır.

Konuşma dili 150-200 kelime/dakika ve okuma dili 200-250 kelime/ dakika iken, düşünme dili 1300-1800 kelime/dakika düzeyindedir. Bu yüzden yeterince sözcük, anlam, kavram ve düşünsel bağlantıya sahip olmayan zihin kısır döngüde çıkmazları yaşayacaktır.

Bu durumda, 200 kelime ile düşünen, 2000 kelime ile düşüneni anlamayacaktır.

Parafı şöyle bitirmek isterim:“Dilin kadar varsın.”

Anooshirvan Miandji

***

Yukarıda ki paragrafları bir sayfa arkadaşım paylaşmış.

Paylaşıma konu olan satırların yazarı 1995 senesinden beri Ankara'da yaşayan ve  ürettiği ya da katkıda bulunduğu 16 eseri olan İran Azeri Türkü Dr. Anooshirvan Miandji bundan yaklaşık on yıl önce dikkatimi çekmişti.

Bu günde ondan bir alıntıyı görünce sizin ile de paylaşmak istedim.

Belki umursamıyor ve pekte üzerinde durmuyoruz ama hepimiz gerçekten de dilimiz kadar varız.

Tabi burada dilden kasıt sözcük dağarcığımız.

Çocukluğumdan beri çok merak etmişimdir, biz neden konuşmalarımızda meramımızı tam olarak anlatamıyoruz,meramını anlatmaya çalışanı tam olarak anlayamıyoruz diye.

Yaş aldıkça deneyimleyerek öğrendim ki,pek çoğumuz dünyanın en zengin dili olan ana dilimizin o zenginliğinin farkında değiliz.

Hatalı ve yanlış yerde kullanılan sözcükler bile içlerinde biraz da olsa bilgi kırıntısı barındırdıklarından onları bile hoş görmek mümkün de,şu

‘‘Yani-Eeee-Öööö-Oooom-Uuuu-Şeyyy-Ayyy-Auuu-Aynen’’vs gibi garip takımsıları duydukça karşımdakini dinleme hevesim bir anda yok oluyor ve diyalog işkence halini alıyor.

Bir de ‘Adını sen getir’ diye takıntı var ki,içimden ‘Adını ben getireceksem sen ne tırmalıyorsun birader ?’diyerek muhatabımı dinlemekten vaz geçip başka şeylerle uğraştığım çok olmuştur.

Bunun altında yatan neden elbette okumaya karşı mesafeli olmamızdır da,okumadan konuşmaya karşı olan ilgimizin altında yatan nedenin ne olduğunu bilemem.

Bildiğim aramızda ki diyalogların sözcük yetersizliklerimizden dolayı fena halde terörize ediliyor olması.

Hele cehaletin kutsandığı süreçlerde…

Miandji ‘‘200 kelime ile düşünen, 2000 kelime ile düşüneni anlamayacaktır’’derken sanırım bu duruma vurgu yapmak istemiş.

Şimdi ha 200 sözcük ile ha 2000 sözcük ile düşünmüşüm ne fark eder sonuçta düşünüyorum ya denilebilirse de kazın ayağı hiç te öyle değil ne yazık ki.

Mesele düşünürken neyi düşüneceğini bilmekte.

Yoksa anlatılanların anlaşılan ile sınırlı kalması kaçınılmaz.

Üstüne üstlük az sözcükle düşünmenin yazıya aktarımda neden olduğu ciddi bir zafiyet var ki o başlı başına bir konu.

Ez cümle,

Lisanı münasiple

Dilimiz kadar varız…

YENİ YAŞAM FORMU BULDUM;BOTOKSKARYATİK

Uzun zamandır bir şeyler bulduğumun fakındaydım da ne bulduğumu tam olarak bilemiyordum.

Bulduğumdan emin olduğum şeyin ne olduğunu oturdum araştırdım;

Gördüm ki, yaşama dair  pek çok şey bizim ezberlerimizden ciddi şekilde daha farklı;

Mesela;

Dünya’da 1.3 milyon hata payı ile 8.7 milyon ökaryotik ("karmaşık"/"gelişmiş"/zarlı hücre yapılı) canlı türünün, 100 milyondan fazla ise prokaryotik ("basit"/zarsız hücre yapılı) canlı türünün yaşadığı düşünülmekteymiş ki bazı kaynaklar prokaryotik tür sayısının birkaç milyara kadar çıkabileceğini bile öne sürüyorlarmış.

İnsanlık olarak biz bu türlerin sadece çok küçük bir kısmını keşfedip, isimlendirip, evrimsel geçmişlerine göre sınıflandırmalarını yapabilmişiz halen keşfedilmeyi bekleyen milyonlarca tür bulunmaktaymış. Kabaca bir sayı verilecek olursa, ökaryotların sadece iki milyonunu, prokaryotların ise birkaç milyonunu keşfedebilmişiz.

Yani henüz  kendi Dünya'mızı hiç tanımadığımız söylenebilirmiş.

Araştırmam da edindiğim ortak payda algısını da şuraya iliştirivereyim;

Kendimizi Dünya'nın efendileri olarak gördüğümüz için, fena halde yanılgıya düşüyormuşuz.

Kısacası vehbinin kerrakesi bizim sandığımız gibi değilmiş.

Bu kısa ön bilgiden sonra müthiş buluşuma gelebilirim;

Bilim dünyasının türler konusunda ki çalışmalarına ne kadar faydası olur bilemem ama kendimi insanlık adına bu buluşumu açıklamakla yükümlü hissediyorum.

Buluşum yeni bir yaşam formun daha olduğu üzerine.

Adını bilim insanların türlere koydukları isimlerden de esinlenerek  Botokskaryotik koyduğum bu türün en ilginç tarafı hepsinin ağızlarının, elmacık kemiklerinin, dudaklarının ve alınlarının birbirlerine benziyor olması ve yüzlerinde herhangi bir mimiğe ve ifadeye rastlanılamaması.

Kadını da var,erkeği de var genci de var; yaşlısı ise hepsinden çok.

Geçmişten göz aşinalığımız olanların sayıları da az değil aralarında yeni formlarını görünce şaşırıp kalıyoruz.

Örneğin ben hanım söylemese üç yıl birlikte okuduğum arkadaşımı televizyonda ki görüntüsünden öldür Allah tanıyamayacaktım.

Yüzlerine bakınca insan kendisini filtrelendirilmiş bir fotoğrafa bakıyormuş gibi hissediyor da pek çoğunun göz kapaklarında ki şişlik enstantaneyi biraz bozuyor.

Far ışığı görmüş tavşan misali bir garip bakıyorlar, konuşurken Japon çizgi filmlerinde ki gibi sadece dudakları oynuyor,gülüyorlar mı ağlıyorlar mı hiç belli olmazken, kimisinin kulakları büyük geliyor yüzüne kimisinin burun delikleri.

Alınlarında da hiç çizgi olmadığı için o bölge imara açık bir arazi gibi duruyor yüzlerinde, bazılarından kadastro bile geçebilir o derece.

Kızdıklarını anlamakta pek mümkün değil, zira o esnada yüzleri limon yalamış gibi  bir hale bürünüyor.

Mimik  olmayınca ifade de olmadığından aralarında sfenkse benzeyenleri de pek çok.

Kaşlar da alışıla gelmiş görevlerinin dışında sanki bir yere atanmışlar da ne yapacaklarını bilemiyorlarmış gibi eğreti duruyorlar her birine tek tek tutkal sürülmüş hissi uyandıran kirpiklerinin üzerinde.

Kimisi altı numara majör kalem ile, kimisi de sıfır numara sulu boya fırçasıyla çizilmiş gibi.

Ortak özellikleri yüzlerine hangi açıdan bakılırsa bakılsın aynı görüntüyü vermeleri; cephe profil hiç fark etmiyor.

Böyle olunca da aynı tornadan çıkmış gibi hepsi garip bir şekilde birbirlerine benziyorlar.

Aralarında konuşma şekilleri değişip hipermetrop gözlükle yakından metin okuyormuş gibi olanları da var ki,bazılarına dublaj yapmak bile gerekebiliyor.

Neyse çok uzatmayayım da bu yeni yaşam formu buluşumu benden kapmak için uluslararası güçler kapıma dayanmasınlar.

Belki bir gün patentini alırım; o zaman daha ayrıntılı anlatırım.

Atalar zorla güzellik olmaz derlerken her ne kadar hadiseyi davranışlar üzerinden değerlendirmiş olsalar da sözleri burada da geçerli aslında.

Olmuyor işte;

İster botoks yap,ister ameliyat ol yüzünü değiştir kurguya karşı gelemiyorsun; daha da kötüsü o değiştirdiğini sandığın yüzünle olması gerektiği gibi de yaşlanamıyor,bir garip halle halleniyorsun.

Üstüne üstlük yaşlılık güzelliğini de yaşayamıyorsun ki,ne kaçırdığının fakına bile varamıyorsun.

Sen aynaya bakınca ne görüyorsun bilinmez ama, karşındakilerin sana nereleri ile baktıklarını  gördüğünü de çok iyi biliyorsun.

Garry Grant boşuna dememiş;

‘‘Tanıdıklarınız ne kadar genç göründüğünüzü söyledikleri vakit, ne kadar yaşlı olduğunuzu ima ederler’’diye…

Zorla güzellik hiçbir şekilde olmuyor işte

Olsa olsa komiklik oluyor ki,

Gülen sen olsan bile yüzün ağlıyor…

DERT

-Hiiç oturup dertleştik biraz.

-Derdini söylemeyen derman bulamaz anlat ne oldu?

-O benim dert ortağım…

-Derdimi ummana döktüm…

-Bi dertlendim ki sorma…

-Derdim var dağlar gibi

-El alemin derdi ben mi (…)…

Dün gece nedenini bilmesem de bir dertlendim ki sormayın.

Sonra düşündüm;

Evet dertlenmek için en az iki yüz elli nedenim var o doğru da,yine de gece gece aralarından birini ya da bir kaçını çekip, çoktan seçmeli dertlerimle dertlenmemin alemi hiç yoktu.

Yani insiyaki bir dertlenme yaşadım.

İçimden bir şeyler birbirlerini güdülediler, onlar da gelip beni dürttüler.

Eskiden bu dürtme meselesini fena halde kafama takardım da artık tamamına yakınına yüz vermiyorum ya, işte sırf bu yüzden kafalarına estiği vakit gelip kendilerini hatırlatmaya çalışıyorlar  aymazlar.

Artık  ne menem bir şeylerse, çağırmasan da gelip kuruluyorlar insanın üzerine yüzsüzler.

Utanmasalar bize de ver birer cigara da dertleşelim azıcık diyecekler…

Acaba diyorum dert sözcüğünü bizim kadar kullanan başka millet var mıdır yeryüzünde ?

Bu bizim şimdilerde ki hasletimizde değil;

Şöyle bir baktım dert ve dertlenme ile ilgili kaç atasözümüz var diye;

Sıkıldım saymadım.

Yani bu dertlenme meselesi bize atalardan miras bir mesele.

Kuşaktan kuşağa genlerimizle aktardığımız dertlerimiz var bizim.

Evrile evrile değişen ama özünde hep özlerine sadık kalan ,bir türlü üstesinden gelemediğimiz dertlerimiz.

Kim bilir belki de onlar tetikliyordur bu dertli hallerimizi.

Ve yine belki yine onlar yüzündendir birbirimizle ettiğimiz sohbetleri ‘dertleşme’ diye tanımlamamız.

Aslına bakılırsa biz Türkler hiç te öyle nevrotik bir ruh yapısına filan sahip değilizdir.

Aksine çok ciddi hadiseleri bile tiye alama maharetimiz vardır.

İnanmayan sosyal medya da ülke de ki gelimeler üzerine yapılan espri dolu paylaşımlara ve geyiklere baksınlar.

Ama yine de iki kişi bir araya geldik mi dertleşiriz işte.

Bazen de dün akşam benim olduğum gibi ikinci kişiye de ihtiyaç duymaz göbeğimizi kendimiz keser yine kendimizle dertleniriz.

Küssek ne fayda,kızsak ne fayda,kovsak ne fayda…

Off bu yazı da içime bir başka dert oldu şimdi iyi mi?

İnşallah dert diye diye sizi de dertlere gark etmemişimdir.

Neyse ki atasözlerine bakarken Karacaoğlan’ın

‘‘Aradım dünyayı, dertsiz yok imiş’’ sözüne rastladım da içim biraz olsun soğudu.

O bile bulamamış dertsiz insanı

Ben neyi dert ediyorum ki..?

PERDE

Hayatımıza dair ne varsa istisnasız hepsinin bir sis perdesi arkasında olması ne kadar tuhaf ve ne kadar yorucu.

Ömrümüz sürekli gerçek görüntülere ulaşıp acaba bizim tahmin ettiğimiz gibiler mi diye perdenin orasını burasını çekiştirip, kaldırıp, aralayıp ardını görmeye çalışmakla geçiyor.

Çoğu zaman da göremiyoruz; perde umduğumuzdan kalın.

Gördüklerimizi de düşündüğünüz gibi sanıyoruz.

Acabalar, belkiler favori sözcüklerimiz olmaları da bu yüzden.

Neredeyse onlarsız cümle kuramaz hale geldik.

Nereye baksak bir başka flu.

Bu kadar belirsizlikte beliren endişenin esaretinde yaşamak için yürek ister doğrusu.

Hakkımızın teslim edilmesi gerekir ki bu bakımdan biz yürekli insanlarız.

Dünümüzü,bu günümüz,geleceğimizi parantezine alan belirsizliklere dair örnek vermeyecek, sadece kendi belirsizliklerinizi bir hatırlayıverin demekle yetineceğim.

Miş,mışlarla sürdüğümüz yaşamlarımıza çok alıştığımızdan olsa gerek kimilerimiz o perdenin varlığından bile bihaberler.

O perde ki gerçeklerle sanrıların savaşının anlatıldığı bir oyunun sergilendiği tiyatro sahnesinin açılmayan perdeleri gibiler.

Sahnede  bir oyunun olduğunu bilmenin ama göremeyip olanı biteni tahmin etmeye çalışmanın verdiği nafile bir yılgınlıkla koltuklarımızda öylece oturup birilerinin perdeyi açmasını bekliyoruz.

Perde açılmıyor…

Bazen kısa süreliğine aralanır gibi oluyor; onda da sahneyi gören görebildiği ile kalıyor.

Kulise girmek ise namümkün;

Kapısında kırk kilit var;

Birbirimize sorular soruyoruz sahneye dair;

Kimimiz bilgiç bilgiç ‘Şöyle oluyor böyle oluyor’ diye ahkam kesiyor, kimimiz, ‘Valla görebildiğim kadarı böyle böyle olmalı ama emin değilim’ diye topu tacı atıyor,kimimiz gördükleri karşısında şoka girip hastanelik oluyor,kimimiz görse de gördüğünü inkar edip. ‘Gördüysem noliim’ diyor,kimimiz umudunu kesmiş ‘Boş ver perdeyi filan; arada bi gazoz içelim’ diyor, kimimizde ‘Hangi perde?’ diye soruyor.

Bazen bir gonk sesi geliyor ;

Anlıyoruz ki oyunda bir bölüm bitmiş.

Ellerimizde çekirdeklerimiz,hınca hıç doldurduğumuz salonda oyunun bilmem kaçıncı bölümü başlasın diye diğer gonku bekliyoruz.

Aslında onu da beklemiyoruz ya;

Perde nasılsa kapalı diye ezberlemişiz ya bir kere;

 ‘Ne yapalım  göz görmeyince gönül katlanır’ deyip avutuyoruz kendimizi.

Hiç birimizin aklına da sahneye çıkıp, perdenin önünden oturanlara yüzünü dönerek ‘Acaba kaç kişiyiz salonda?’ diye bir de oradan bakmak gelmiyor.

Kim bilir belki de asıl sahne bizim oturduğumuz koltuklar, asıl oyuncular da bizzat bizizdir.

Ve kuvvetle muhtemel ki; perdenin arkasında oynanan oyunun senaryosunu da yine biz yazmışızdır da, bunun farkında değilizdir.

Demem o ki;

O perde sahnede değil dostlarım;

Gözlerimizde.

Daha önce de gözümüzde ki perdeyle imtihanlarımız oldu;

Sarı Saçlı Mavi gözlü bir yönetmen geldi yırttı perdeyi de güneşi gördük.

O güneş hiç batmadı;

Aydınlığını görmek için

Sahneye doğru yerden baksak yetecek.

Perde filan hikaye…

DOSTLUĞUN BİR ÖTESİ AHİRETLİK

Size de oluyor mu?

Bazen kendimi çok yorgun hissediyorum.

Ama öyle dinlenip, uyuyup geçen bir yorgunluk değil bu.

İçime, beynime çöreklenmiş bir halsizlik hali.

Diyorum ki, ‘‘oğlum altmış üçüne gün kaldı, daha mı yorulmayacaksın’’ Ama yanıt bu değil onu da biliyorum.

Başka bir şey bu yorgunluk,

Biraz pişmanlık, biraz yılmışlık, biraz bıkkınlık çokça da kırılmışlık.

Öyle pandemi ile filanda pek ilintili değil;

Hani bir yerlerde eksik bir şeyler varmış da, tamamlayacak mecalim yokmuş gibi.

Tünelin ucunda ki ışık gün ışığımı yoksa karşıdan gelen bir başka trenin ışığı mı; ayrımsayamamak gibi.

Yanlış anlaşılmak istemem; Nevrotik bir yapım yok. Aksine son derece maceracı ve atılgan bir kişiliğe sahibim.

Başıma açtığım belalar da bu yüzden olur genellikle. Kimini atlatırım kiminin altında ezilirim.

Hiç tanımadığım biri ile oturup sohbet ederken yakalarım bazen kendimi ya da beni hiç ilgilendirmeyen bir konuya maydanoz olurken.

İtiraf edeyim tükenmişlik sendromu yaşadığımı sanıp, üzerinde on makale yazabilecek kadar araştırdım konuyu.

Yok, o da değilmiş. Çünkü semptomları bana hiç uymadı.

Olsa olsa yalnızlıktır o zamandır dedim ki,o hiç mümkün değil; toplumun her kesiminden ciddi bir çevrem var.

Bazen telefonumun çalmaktan sesi kısılır. O derece yani.

Sanırım benim bu durumumun en makul yanıtı Carl Gustav Jung’un yalnızlık tanısında saklı.

Jung’a göre yalnızlık, çevrede insan olmaması değil, önemsediği şeyleri başkalarına ulaştıramaması ya da başkalarının olanaksız bulduğu bazı görüşlere sahip olduğunda hissedilen duygu.

Hayat yolunda bir başına yürümek, çalılarına takılmamak, uçurumlarına düşmemek pek olası değil.

Ormanda dolanan dal kırar.

Mühim olan tutacağı bir el, yaslanacağı bir omuz,yol gösterip yol vereni olabilmesi insanın ki  kendi doğrularında ki yanlışların kurbanı oluvermesin.

Hayat seviyor üzerimize üzerimize gelmeyi;

Bazen abartıp hadiseyi alışkanlık haline de getiriyor; dertlerin birini çözerken diğeri dolanıyor boyunlarımıza.

Ne düğümler çözülüyor ne de bıçak kesiyor.

İşte bu yüzden diyorum;

Dostu olmalı insanın;

Ama öyle, Amerikanvari ‘‘Heyy dostuum!’’gibisinden çakma değil. Yürekten, umarsız, çıkarsız …

Gerçekten dostu olmalı.

Dolu dolu…

Sevgine sevgisi ile karşılık veren, hani derler ya seninle ağlayan seninle gülen.

Hah işte tam da böylesi bir dostu olmalı.

Durumdan vazife çıkartmak için rağmenleri olmayan, seni olduğun gibi kabullenip kendisini de olduğu gibi kabullenmene izin veren.

Bakmayın siz o kadar ağlandığıma. Benim var.

Hem de dolu dolu.

Aslına bakarsanız bu satırları yazdıran da onlar.

Adları mı?

İşte onlar, hayattan aldığım nefesimde ve canımda saklılar…

Demem o ki, sizin de varsa;

Ölümüne sahip çıkın

Çünkü dostun  bir ötesi ahretlik.

KAÇIŞ RAMPASINDA BULDUKLARIM...

 Zaman zaman bir es verip,ülkenin gündeminin dahası gündemlerinin dışına çıkmak,biraz olsun başka alemlerde dolanıp nefes almak isterim.

Bu günde o günlerden biri.

Zamlardan, cinayetlerden,şiddetten,intiharlardan,politikacıların havanda su dövmelerinden,koronadan ve iç karartıcı daha bir çok haberden yorulduğum günlerden biri yani.

Hayır; bir şey değil, böyle giderse zaten kaydı kayacak ruh halim iyice sırra kadem basacak, bir de ruhsuz kalacağım.

O yüzden sözcüklerde sörfe bir günlük ara verip internette sörf yapayım dedim.

Zaten bu sörfü yapmasam aşıyı maşıyı ,treni mireni yazacaktım ki hiç canım istemedi doğrusu.

Neyse;

İnternette dolanırken bakın neler buldum.

Başlık;  ‘’Adının Kaynağının Bir İnsan Olduğuna İnanamayacağınız 16 Kavram’’

Başlığın altına şu cümleyi yazmışlar;

‘’Bazı sözcükler vardır ki isimlerinin aslında bir insandan geldiğini bilmeyiz. Mesela aklınıza hiç boykot kelimesinin bir insanın soyadı olabileceği gelmiş miydi? Geldiyse ne mutlu size, lafımız gelmeyenlere.’’

1. Boykot ; Boykot sözcüğü kiracılarının, kiraları düşürme talebini reddedince çevresi tarafından dışlanan İngiliz emlakçı Charles Boycott'tan geliyormuş.

2. Desibel; Desibel sözcüğünün  isim babası telefonun mucidi Alexander Graham Bell'miş.

3. Şovenizm; Düşmanlık ve kışkırtıcılık ile harmanlanmış aşırı ulusçuluk anlamına gelen şovenizm sözcüğü koyu bir vatansever olan Napolyon'un ordusunda askerlik yapmış Nicolas Chauvin'den gelirmiş.

4. Kazanova; Çok çapkın, kadın düşkünü kimseler için kullanılan bu sözcüğün  kökeni ünlü İtalyan maceracı Giacomo Casanova imiş.

5. Saksafon; Bir müzik enstrümanı olan saksofonun isim babası, mucidi olan Belçikalı müzik aletleri tasarımcısı Adolphe Sax mış.

6. Fuşya; Fransız botanikçi Charles Plumier, yeni bir tür çiçek bulduğunda ona o zamana kadar gelmiş geçmiş en kapsamlı botanik kitabını yazmış olan Alman fizikçi, botanik bilimcisi ve yazar olan Leonhard Fuchs'un ismini vermeyi uygun bulmuş.

7. Sadizm;Bu nasıl bir insan adı olur demeyin. Acıdan cinsel zevk alma anlamındaki bu kelime Fransız aristokrat, politikacı, filozof ve yazar olan Marquis de Sade'dan gelmekteymiş ve kendisinin akıllara zarar cinsel düşkünlükleri varmış.

8. Nikotin; Nikotinin isim babası Tütünü ve tohumlarını 1560 yılında ilk defa Fransa'ya yollayan Fransa'nın Portekiz büyükelçisi Jean Nicot de Villemain miş.

9. Şarapnel; Bu sözcüğün kökeni birçok anti personel silahın mucidi İngiliz tümgeneral Henry Shrapnel miş.

10. Linç; Sözcük olarak ilk olarak Amerikan Devrimi sırasında Virginia'da linç gerçekleştiren Charles Lynch ve William Lynch biraderler tarafından kullanılmış ve literatüre girmiş.

11. Mazoşizm; Yirmi kişiye oku şunu deseniz on beşi yanlış okur ama,tıpkı sadizmde olduğu gibi bu sözcükte de bir kişinin adından türemiş. Romantik yazıları ve cinsel sapkınlıklarıyla meşhur Avusturyalı gazeteci ve yazar Leopold Ritter von Sacher-Masoch bu Mazoşizmin isim babasıymış. Sözcüğü literatüre sokan ise Avusturyalı psikiyatr von Krafft-Ebing miş.

12. Silüet; Biraz tuhaf olsa da  bu sözcüğünde  kökeni de bir insan. Fransız ekonomist Étienne de Silhouette. İzlediği sinsi, gizli kapaklı ekonomik yollar nedeniyle silüet kelimesinin isim babası olmuş.

13. Galvanizm; İtalyan doktor, fizikçi ve filozof Luigi Galvani'den gelen bir sözcükmüş. Ölü kurbağalar üzerinde yaptığı biyoelektrik deneylerinden dolayı galvanizm kelimesine isim babası olmuş..

14. Begonya; Yine Fransız botanikçi Charles Plumier, tıpkı fuşyada olduğu gibi, hayranlığını konuşturmuş ve bulduğu yeni bir çiçeğe Fransa'nın Haiti valisi Michel Bégon'un adını vermiş.

15. Mozole; Kral Mausolos adına karısı ve kız kardeşi Artemisia tarafından Halikarnassos'da (Bodrum)yaptırılmış, Dünyanın yedi harikasından biri sayılan oldukça büyük boyutlardaki mezarmış. Bu öneminden dolayı kendinden sonra gelen, aynı stildeki tüm yapılara mozole denmiş ve kral Mausolos'tan gelirmiş.

16. Sandviç; Bu sözcüğün kökeni de kendisini bulan İngiliz devlet adamı 4. Earl Sandwich, John Montagu'dan gelmekteymiş.

Eee şimdilik bu kadar ansiklopedik bilgi yeter.

Daha da var ama,onları da artık ruh haletimden sıyrılmak istediğim başka bir gün yazarım.

Şimdi,

Bu nasıl köşe yazısı,nasıl makale hatta ne alaka diyenler çıkabilir;

Bir kere bu köşe yazısı değil,hele makale hiç değil.

Sürücüler iyi bilirler;

Bu sadece bir kaçış rampası o kadar.

Frenler aniden boşalınca,başka araçlara zarar verilmesin diye dik yokuşların sonuna yapılan o tali yokuşlar var ya; işte ondan.

Alakaya gelince;o biraz var.

Hani şimdi hepimiz kazandıklarımızla,ürettiklerimizle açlık sınırını zorluyoruz ya,

Dolayısı ile de ek gelirler bulabilmek için çoluk çombalak yırtınıyoruz ya,

Hah işte o ek geliri elde edebilmenin bir yolu da,tv lerde yayınlanan para ödüllü bilgi yarışmaları.

Dedim ki belki okuyanlar arasında da böylesi yarışmalara katılmak isteyenler vardır.

Olur da yukarıda ki sözcüklerin kökeni sorulursa şıppadanak bilsinler.

Ama şu aşı meselesini hala anlamış değilim;

Oradan sorarlarsa bana güvenmeyin

Hele tren konusun da hiç…

STANDART DONANIM

Kemik sayısı:206-Kas sayısı:639-Böbrek sayısı:2-Bebek diş sayısı:20-Kaburga sayısı:24(12 çift)-Kalbin oda sayısı:4-En büyük arter:Aorta-Normal kan basıncı: 120/80 mmHg-KanPh:7.4-Omurgadaki omur sayısı:33-Boyundaki omur sayısı:7-Orta kulaktaki kemik sayısı 6-Yüzdeki kemik sayısı:14-Kafatasındaki kemik sayısı:22-Göğüsteki kemik sayısı:25-Kollardaki kemik sayısı:6-Kol kas sayısı:72-Kalp pompası sayısı:2-En Büyük Organ:Cilt-En büyük bez:Karaciğer-En büyük hücre:Dişi oosit-En küçük hücre:Erkek sperm-En küçük kemik:Üzengi (Lentiküler)-Ortalama ince bağırsak uzunluğu:7m--Kalın bağırsağın ortalama uzunluğu:1,5 m-Yeni doğan bebeğin ortalama ağırlığı:3 kg-Bir dakikadaki nabız sayısı:72 kez-Normal vücut sıcaklığı: 37 C ° (98,4 f °)-Ortalama kan hacmi:4 ila 5 litre-Kırmızı kan hücresinin ömrü:120 gün-Beyaz kan hücresi ömrü:saatlerden yıllara değişken-Gebelik süresi:280 gün (40 hafta)-Ayağındaki kemik sayısı:   Her bilekteki  kemik sayısı:8-Eldeki kemik sayısı:27-En büyük endokrin bezi:Tiroid-En Büyük Lenfatik Organ:Dalak- En küçük kas:Stapedius (orta kulak)-Kromozom sayısı:46 (23 çift)-Kan viskozitesi:4.5 ila 5.5-Evrensel verici kan grubu:O-Evrensel hedef kan grubu:AB-En büyük beyaz kan hücresi:Monosit-En küçük beyaz kan hücresi Lenfositler-Artan Kırmızı Kan Hücreleri: Polisitemi-Vücuttaki kan bankası:Dalak- Çekirdeksiz Kan Hücresi: Kırmızı Kan Hücresi-Kan üretim yeri:Kırmızı kemik iliği-Hayat Nehri: Kan-Normal kan kolesterol seviyesi: 100 mg / Dl-Kanın sıvı kısmı:Kan Plazması

Ve tabi ki, Göz,kaş,kirpik,saç,saka,bıyık,el,ayak,turnak,dudak,burun,kulak…

Sıkılmış olabilirsiniz o yüzden daha uzatmaya mahal yok;

Yüz  ve assolist olarak ta beyin…

Bunların tümü insana dair standart donanım paketi.

Irkımız, rengimiz, soyumuz sopumuz farklı olsa da hepsinden hepimizde var.

Var olmasına var da; sadece tüm bu donanımı taşıması insana insan denilebilinmesi için yeterli mi?

Hadi Tıbben yeterli.

Ya manen ?

İşte o tartışılır bence.

Bu mükemmel organizasyonu gerçek insan haline getiren olgu görülebilenlerden, ölçülebilenlerden, değer atanabilenlerden, bozulduğunda fiziken onarılabilenlerden çok daha farklı bir donanım gerektiriyor. 

Araç olsak opsiyonel donanım da denilebilirdi…

Araç değiliz,onlar da opsiyonel değil elbette ama içimizde ki gizli donanımlarımızın farkında bile olmayanlarımız da hiçte az değil aramızda.

Aslında yaradılış gereği standart donanımımıza dahil olan ancak tomografide görülemeyen, ultrasonda fark edilemeyen hatta  cerrah içimizi açınca bile gizli kalan o parçaları seçmeli sanıp ‘ben almiiim canım’ diyenlerimiz yani.

O görülmez, dokunulmaz, fiziksel ve kimyasal olmayan donanımlarımız herkese eşit dağıtılmış olmadıkları, birimizde varlarken bir diğerimizde azıcık,  bir başka diğerimizde ise hiç ortaya çıkmayabildikleri için opsiyonel sanmakta haksız da sayılmazlar

Çıkmayabildikleri haksız oldu; düzelteyim;

Çıkıyorlar çıkmasına da Yaradan tarafından ruhlarımıza işlendikleri ve soyut oldukları için genellikle farklarına varılamıyor yok sayılıyorlar demek daha doğru olacak.

Adları da dillere göre değişse de öyle Latince filan da değil;

Mesela biz Türkçe de onlara;

Sevgi,saygı,empati yeteneği, sağduyu,ar, namus, kul hakkına girme korkusu, dürüstlük, vicdan, ahlak,acıma hissi,kadirşinazlık,kibarlık,tevazu,duyarlılık, merhamet,ahlak,güvenilirlik,adalet,tok gözlülük,sorumluluk,yardım severlik,prensip sahipliği,cömertlik ve daha fazlasını diyoruz…

Sonra da hepsini aramızda sıklıkla kullandığımız deyimle huy parantezine alıyoruz.

Kimilerinin opsiyonel sandığı ve hayat ucuza gelsin diye kullanmaktan ziyadesi ile uzak durduğu gizli olan donanımlarız,huylarımızın parantezine.

Ancak hepsi de sanıldığının aksine standart donanımımıza dahil.

Sadece dahil de değil;

Zamanı geldiğinde belki kalbimiz,dalağımız,uyluk kemiğimiz  filan da sınav konularından sayılacak ama hiç şüphesiz ağırlıklı olarak  bu gizli donanımlarımızı kullanıp kullanamadığımız üzerinden hesap sorulacak her birimize…

‘Valla ben hiç fark etmedim onlarda mı standarda dahilmiş?’ gibi yakarışlarında hiçbir faydası olmayacak.

Ciddi mesele bu standart donanım,

Ayan beyan ortada olanlarını zaten yaşamak için kullanmak zorundayız da gizli olanlarını da fark edip kullandık kullandık;

Kullanmadık;

Elbet onda da bir standardizasyon vardır.

Kuvvetle muhtemel ki hesabın adisyonu ağır olacaktır.

Ha; olsun da tabi de;

Şunu da hatırlatmakta yarar var; orada çizginin bu yanında olduğu gibi hesabı başkasına kitleyip arka kapıdan tüymekte yok;

Her ne kadar o kapının uzunluğu iki metre, eni seksen santimetre olsa da derinliği en az 1.5 metre…

O da standart yani…

EZİKLİK FENA ŞEY KARDEŞİM;FENA

Sokak jargonuna yabancı olana, Apartman Çocuğu

İtiş kakışa kavgaya mesafeli olana, Süt Çocuğu

Naif ve kibar olana, Kibarcık

Küfürsüz konuşana, Hanım Evladı

Entelektüel yönü gelişmiş olana, Entel Dantel

Derslerini iyi çalışana, İnek

Eşine saygı duyarak onu üzmeyene, Kılıbık…

Hurafelere inanmayana, Dinsiz

İtiş kakışa kavgaya karışmayı reddedene, Tabansız…

Çocuğu olmayana, Zürriyetsiz

Gence Çaylak, yaşlıya, Moruk

Hele kadınsa

Aşiftesinden yollusundan alenen küfüre kadar daha neler neler…

Pek severiz birbirimize isim ve sıfat takmayı.

Sonra da bu isimlerle sıfatlarla  seslenip karşımızdakinin davranışları ile kendimizce alay etmeyi.

İlk bakışta alışılmış hatta kuşaktan kuşağa  hastalıklı bir öğreti haline gelmiş ve karşımızdakinin ruhunu ne kadar yaraladığımızın farkına varmadığımız  bu davranışımızın arkasında ne var acaba diye bakana kadar da hadiseyi espri diye bile nitelendiririz.

Ancak işin arkasına  bakıldığında görülenler durumun hiçte öyle espri mespri diye geçiştirelemeyecek kadar basit olmadığını ortaya koyarlar.

Kendimizin kayıtsız şartsız doğru kabul ettiklerimiz ve sanrılarımız ile çelişenleri küçümsemek ve onları değersizleştirmeye çalışmamız genellikle içimizde yaşadığımız ve kimsenin bilmemesi için çeşitli pozlar takınarak saklamaya uğraştığımız kendi ezikliğimizdir.

Mesela bizim jenerasyon o zamanlar tek tük olsalar da özel okullara gidenlere hiç sıcak bakmaz, onlara başta zengin bebesi olmak üzere olmak üzere çeşitli sıfatlar takar mezun olanlarına da diplomaya taksit mi yaptırdın peşin mi aldın diye yüklenirdi.

Hiç birimizde için için onları kıskandığımızı kendimize bile itiraf edemezdik.

Yazıyı okuyupta ‘Hadi len sen de’ diyerek şimdilerde bile kabul edemeyenlerimizin de olacaklarından da eminim.

Uzmanlar eziklik psikolojisini

Bazen utanç, bazen suçluluk, bazen yargılanma hissi, bazen de sıkışmışlık, sıkılmışlık hali genellikle de  insanın kendi değil, kendisi oldurulmuş hali diyerek tanımlıyorlar.

Ben o son halin bizim topluma cuk oturduğunu düşünenlerdenim.

Çeşitli dayatmalar sonucu kim bilir kaç milyonumuzun kendisi olarak yaşamasına müsaade edilmemiştir.

Ne çıkarsa bahtına diye yaşamanın verdiği duygu eziklik olmasın da ne olsun.

Karakteri güçlü olanlarımız bu hallerine mutlak surette bir antikor üreterek en azından istediklerine yakın yaşamayı becerebiliyorlar hayatı.

Olmayanlar ise önce kendilerine sonra da başarılı olarak kimi görüyorlarsa ona düşman sürdürüyorlar geri kalan yıllarını.

Eziklikleri de bir ömür peşlerini bırakmıyor;

Bulduğu her fırsatta ya söylem olarak ya ağızlarından fırlıyor ya da eylem olarak onları ele veriyor.

Hele ki kişi karşısındakini küçümseye çalışırken onun başarılı kimliğine toslayıp etrafındakilerden çaresizce destek beklerken dağılmaya görsün

O zamanda ağlamaklı bir kahkaha krizi olarak ben buradayım diyor.

Krizin lanlı lunlu hakaretlere evrilmesi de uzun zaman almıyor; onun bir diğer ayağı yumruk sallama da hemen peşinden seğirtiyor tabii.

Bunun en yakın örneği geçenlerde yapılan İstanbul Büyük Şehir Belediye Meclisi toplantısından yansıdı ekranlara.

Hani okulda öğretmen çocuklara ‘eziklik ile ilgili bir örnek verin bakayım’ dese öğrencilerin tamamına yakını açarlar telefonlarını ve o haberin videosunu göstererek, ezikliğin zoraki gülücükler ile imtihanına ‘işte en iyi örnek bu öğretmenim’ derler.

Bu eziklik denilen ağır duygu hali  insanın içine bir kez girmeye görsün; öyle yüksek tahsil yapmakla,önemli mevkilere gelmekle,çok zengin ya da çok ünlü olmakla da çıkıp gitmez her zaman.

Hazımsızlığa evrilir bu seferde öyle kemirir ruhunu eziğin.

Bu illetin öyle tam sonuç verecek bir tedavisi de yoktur. Yoktur çünkü hiç kimse işin uzmanına gidip ben ezikim demez; diyemez…

Diyemez ama buram buram kokusunun genzini yaktığı ezikliğinin acısını başkalarını ezmekle azaltabileceğini düşünür.

Kim bilir böylesi örneklerle kaç kez karşılaşmışsınızdır yaşamınızda.

Benim de yolum pek çok kez kesişti eziklerle;

Her defasında bir de ben ezmeyeyim diye üstlerinden atlamak zorunda kaldım.

Ne diyeyim;

Allah kimseyi ezdirmesin;

Özelikle de kendi kendine ezdirmesin.

Fena şey şu eziklik: fena…

VAMPİR KARAKTERLİLER

Altmış yılı bir hayli geçkin hayatımda el vererek destek olduğum nice insan oldu.

Tabi helalleşmem gerekenler de..

Ancak iyiliğimin dokunduklarının sayısı bana kötülük yaptı diyenlerin en az on katı.

Elbette bu bir kefaret sayılmaz ama yine de vicdanımı rahatlatan en büyük kazanımımdır.

İnsan bazen doğru adına yanlışlar yapar, bazen yaşadığı anın gereği sanarak, bazen de karşısındakini buna değer sanarak.

Bu hataları yaparken öyle kör ve sağır olur ki yanındaki yamacındakilerin ‘’aman buna dikkat et asla senin sandığın gibi değil’’ demelerini duymaz, diyenleri görmez.

Ta ki, verilen el ısırılınca hissettiği acıyı duyana dek.

Benim böylesi bir avanaklığım vardır.

Birine destek olmam gerektiğine kendimi inandırdığımda   işin sonunu asla düşünmem.

Allah’tan şimdiye dek desteğimi kösteğim yapanların sayıları bir elin parmaklarına bile ulaşmadı bu yüzdende şanslı bile sayılabilirim.

İnsanların çiğ süt emmiş olduklarını daha yakından anlamak için öncelikle hiç emmeyenleri tanımak gerekiyormuş meğerse.

Çünkü girebildikleri öyle kılıklar var ki…

Bazen mağdur, bazen mağdure, bazen sözde iyilik timsali olarak görünmek onlar için son derece sıradan işler.

Genellikle nevrotik bir ruh halinde dolaştıkları için, gözünüzün içine baka baka yalan söylerlerken bile uyanamayabiliyorsunuz.

Uyandığınızda da onlar çoktan sizi dişlemiş oluyorlar.

Bu yüzden ben bunların topuna birden vampir karakterliler diyorum.

Hayatlarını başkalarının iyi niyetlerine, çalışmalarına, uğraşlarına yamamış, kendilerine özgü bir başarı hikayeleri olmayan yine kendilerini dayatarak içerisine çöreklendikleri gruplarda ön plana çıkmaya çalışıp,bak bana bak bana diye eşinerek sanki iyilik yapıyormuş gibi insanları kullanmaya çalışan,çaktırmadan dayandıklarının emeğini emen vampir karakterler.

Gerçi onları da anlıyorum. Vampir karakterli olmak zor iş.

Kişinin bir yerlerinin ısırıldığını anlaması çok uzun sürmüyor çünkü.

Anlayınca da ilk işi vampire tekmeyi basıp hayatından çevresinden   uzaklaştırmak oluyor.

Bundan sonra da bir süre de vampir karakterlinin kuyruk acısıyla boğuşması gerekiyor belki ama, yapacak bir şey yok.

Eminim sizler de protez karakterlilere rahmet okutan bu vampir karakterlilere rastlamışsınızdır hayat yolculuğunuzda.

Rastlayıpta fark edemeyenler için birkaç fenomen özelliklerini yazayım da belki işine yarayan olur.

-Sürekli mağdurdurlar. Biri ya da birileri mutlaka haklarını yemişlerdir; kendileri ise her daim sütten çıkma ak kaşıktırlar.

- Bu gün dost(!) oldukları ile yarın kavgalı, öbür gün kanlı bıçaklı olurlar.

-Sürekli tribünlere oynayarak kendilerine taraftar yaratmaya çalıştıklarından çoğunlukla burunlarının ucunu göremezler.

- Fena halde yeteneksizdirler. O yüzden iki yüzlülüğü, riyakarlığı,fitneyi fesadı yetenekten sayarlar.

-Kafaları sürekli kime ne yapabilirime çalıştığı için,zihinleri sürekli bulanıktır.

-Fena halde şüphecidirler, paranoyanın duvarına tırmanıp oradan etraflarını keserler.

- Girdikleri her ortamda ışıklar üzerlerinde olsun da fark edilsinler diye sürekli takiye halindedirler.

- Sıkıştıklarında derhal mahalle ağızına geçip olayı bohçacıya bağlarlar. konuşmaktan ziyade isterik sesler çıkartırlar.

- Bulundukları ortamlarda kokuları çabuk çıkar, istenilmediklerini fark ettikleri anda nerede istenmiyorlarsa orayı terörize etmek için yırtınırlar.

- Hayali kahramanları, hayranları vardır bunları gerçek sayarlar.

- Gayet profesyonelce yalan söyler, iftira atar ve inkar ederler.(Ben hepsini aynı anda yapabilecek kadar yetenekli(!) olanını bile tanıdım)

- Hayır işi diye yaptıklarını artık hangi hinlikle yaptıysalar, insanın burnundan getirip, borçlu çıkartırlar.

-Dedikodunun dibine vurmayı çok severler,onlara uyanların da dedikodularını başkalarıyla yaparlar. Bazen de birlikte tükürüp kaçarlar.

-Hallerine acıyıp yardım yapan olursa, onun da sevabını günahına çevirirler.

-Trip atmaya bayılırlar. Hele bir de kendilerini ciddiye alıp triplerine dolananı bulurlarsa ayılıp ayılıp bayılırlar.

-Her yerde vardırlar da, dezavantajlı gurupların içlerine sızarak konuşlanıp onların mağduriyetleri üzerinden ajitasyon yapmayı meslek haline getirenlerinin sayıları da az değildir.

- Merhaba demelerinde bile bir sahtelik vardır.

-Beğenilmek ve önemsenmek onlar için duygu değil saplantıdır. Bu uğurda foyaları ortaya çıkana dek etraflarında kim varsa sömürürler.

-Sosyal medya ile gerçek dünyayı ayırmazlar. Gözleri kim ne yazmış,benim hakkımda ne demiş,beni etiketlemiş mi,paylaşımımı beğenmiş mi diye heder olurlar.

-Kendilerinden bile nefret eder, işlerine gelmeyen konularda muhataplarını tehdit ederler ki sonunda etki tepkiyi doğurur işte bunu bilmezler.

-Sınır kavramları yoktur.Kafalarına neyi koyarlarsa onu elde etmek için karşısındakilerin en özeline bile girmekten çekinmezler.

-Al deyince kuçudan ayak alır koşarlar, ver deyince dünyanın en yoksulu olurlar.

Bu kadar ipucu yeter hastalıklı vampir karakterleri tanımak için.

Ama karşınızda ki vampirella karakter ise çok daha dikkatli olun derim.

O vampire taş çıkartır. Başınızdan def etmeniz çirkef üzerime bulaşmasın maiyetinde olmak zorundadır.

Vampir karakterliyle anlayacağı dilden konuşabilirsiniz de dişisi ile bu mümkün değildir. Vursan vurulmaz,sövsen sövülmez.

Onun için mühim değildir ama karşısında ki efendiliğine yediremez.

Siz iyisi mi fark ettiğiniz anda derhal çark edin.

Ama dikkatte edin; ‘’Herkesin ikinci bir şansa hakkı vardır buna bir şans  daha vereyim’’ dediğiniz anda iş işten çoktan geçmiş olabilir. Bence yaptıkları yapacaklarının teminatıdır deyip atın gitsin hayatınızdan.

Bir gün karşınıza tekrar sırıtarak hiçbir şey olmamış gibi çıkarsa da hiç şaşırmayın.

Eee hayat bu;

Ne demiş eskiler?

‘’Sürüyü güden çakalı görür.’’

Siz vampir ve vampirella karakterlilere dikkat edin.

Çakalı kovalamak kolay…

 DÜŞÜNDÜĞÜ GİBİ SANANLARDAN KORKMAK LAZIM; 

HELE FİKRİNE AŞIKLARDAN İKİ KERE..!

İnsanın  dengesini bozan,kendiyle çelişmesine neden olan,huzurunu kaçıran,kontrolünü yitirip  ruhi dengesinin  altını üstüne getiren ve çokça da ele güne rezil eden en önemli eksikliği nedir diye sorsam stresten,kaygılara  kadar en az on tane sıfat sayarsınız.

Eğer saydıklarınızın içerisine ‘düşünüldüğü gibi sanmak’ yoksa sorumun yanıtı da yok demektir.

Düşündüğümüz gibi sanmak;

Bunu hepimiz yapıyoruz aslında.

Kimimiz dozunda kalıyor kimimiz hadisenin Nirvanasına tırmanıyoruz.

Karşılaştığımız her ne ise önce kendimizce bir senaryo yazıp sonrada prömiyeri için tek kişilik sahnemizde rol alıyoruz.

Eskiler sazan gibi atlar derler ya; aynen öyle.

Konu doğru mudur,yanlış mıdır,spekülasyon mudur,tuzak mıdır yoksa birileri bizi makaraya mı almakta araştırmadan,bilmeden derhal yorum yaparak suçlu ararız.Çoğunluklada buluruzç

Ne eğitim düzeyimiz engelleyebilir bu hezeyanımızı ne de sosyal statümüz.

Algımızın sonuna kadar açık olduğunu sandığımız içinde özgüvenimiz tavan yapar.

Derhal tanıyı koyarız.

Şudur.

Şu değilse budur.

İkisi de değilse garanti o dur.

Bazen kendimi bu durumda yakalarım.

Düşündüğüm gibi sanırken yani.

Sonra da bu berbat sanrının içerisinden çıkmak için artık her neyi sanıyorsam onun gerçekliğini araştırmaya başlarım.

Düşünüldüğü gibi  sanmak berbat bir girdaptır.

İnsanı içine çekerken muhakeme yeteneğini de sömürür.Olanı olmadığı gibi algılamasına ve nihayetinde de telafisi  mümkün olmayan sonuçlara ulaşmasına neden olur.

Ama düşünüldüğü gibi sanmanın bazen cingözlerin işlerine yaradığı da görülebilir.

Elbette bu unsuru faydalarından sayamam da,genelin sanrısından kendine menfaat çıkartıp  insanları fiştekleyenler de yok değildir hani.

Ancak bu konunun düşündüğünü sanmakla karıştırılmasını da istemen.

Çünkü o daha da tehlikeli bir eylemdir.Aslında düşünüldüğü sanmanın bir türevi de düşündüğünü sanmaktır da denilebilir.

Hiç şüphesiz ki düşündüğünü sanmakla gerçek anlamda düşünmek aynı şey değildir.

Gerçek anlamda düşünmek, gün içinde olup bitenler hakkında konuşmaktan öte bir şeydir.

Varoluşsal bir süreçtir ve hayatımıza anlam ve değer katarak yön verir. Eğitim sisteminden beklenen de, çocuklarımıza bu varoluşsal sorgulama ve öğrenme becerilerini kazandırmaktır.

Gerçek düşünme veri ve bilgi odaklıdır. Hayatımızın her alanında sürekli yorumlar yapıp durmamızda o yüzdendir.

Bir yerde yorum varsa, orada ego; ego varsa çatışma vardır.

Günlük hayatımızda herhangi bir hükmün, anlam ve değer ifade edebilmesi için dayanak noktasını ve kriterini açıklayabiliyor olması gerekir. Aksi halde, aklımıza gelen her şeyi söylemek, gerçek anlamda düşünmek değildir.

Düşünüldüğü gibi sanmanın empati yoksunluğu ile de bir akrabalığı  olduğunu düşünüyorum.

Hakikaten;

Ne zordur empati yapamamak.

İnsanı her dalda, her anda haklı kılar.

Öyle ki haklılığının tadını kaçırdığını fark etmesine bile izin vermez. Hezeyan girdaplarına sokup sokup çıkartır, kişi kendi kendini yer de bir türlü doymaz.

İnsan yenildiği nice kavgaların minicik bir haklılığının şemsiyesine sığınıp öcünü almaya çalışırken hoyrat, vahşi ve affetmez olup aslında kendi kendini döver de haberi olmaz.

 Kişi kendine sütten çıkma ak kaşık muamelesi yaptıkça kirlenirken, karşındakinin yaşadığı sıkıntıyı yok sayar.

Haklı ya, yaptığı haksızlıklara rağmen…

Aslında genelde nominaldir bir başkasına üstünlüğü. Zenginliği insanın değildir,yoksulluk ise aksine onun…

Kendini anlatır, ben diye başlar ben diye bitiremeden. Gözleri ele verir günahlarını. Yemin etse ikna edemez.Her şeye fiyat biçer de,kendisi  kaç para eder bilemez.

Ah ne zordur empati yapamamak…

Hasta eder,heder eder.

Fani düşündüğü gibi sanırken

Bir bakar;

Düşürüp girdabına

Madara eder…

Bir de düşünemeden sanmak var ki,

O bu makaleye sığmaz…

‘‘CEHALET GÜZEL ŞEY;HER ŞEYİ BİLİYORSUN’’

(A. Einstein)

Nitelikli Cehaletin kapak yazısında;

‘‘Bendeniz cehaletin neden olduğu olumsuzlukların kısmi önlemlerle giderilebileceğine, toplum üzerindeki yıkıcı etkisinin önlenebileceğine hatta bunun çokta istenildiğine inanmayanlardanım.

Aksine cehaletin çeşitli çıkarlara hizmet edebilmesi için yolunun bin yıllar boyunca cehalet seviciler tarafından sistematik bir şekilde açık tutulduğunu düşünüyorum.

O yüzdendir ki cehaleti körükleyen tüm unsurların ona bir nitelik kazandırdığına inanıyorum.

Buna da Nitelikli Cehalet diyorum.

Yüzyıllar ötesinden gelen ve bugünün araçlarını kullanarak varlığını sürdüren cehaletin evrimleşmiş hali de diyebilirsiniz.

Nitelikli Cehalet, toplumun ortak paydası haline gelirken kabul etmek gerekir ki, tamamımıza yakın hepimizin kendimize bile itiraf etmekten çekindiğimiz cehaletlerimiz var.

 Hepsinin üstüne basa basa yürürken çok yoruluyoruz. Ayağımıza batıyorlar, bazen yara açıyorlar. Mikrop kapıyor, kangren oluyoruz.

Yarım yüzyılı aşkın yaşamımda karşılaştığım her sorunun cehaletin bir başka bileşeni olduğunu gözlemledim.

Özellikle de yarı cehaletin…

Sıkıntı toplumun ne bilgili ne bilgisiz olması.

Konfiçyüs'ün dediği gibi cehaletten daha da tehlikelisi insanların Yarı Cahil olması.

Yarı cahiller yaşamın her alanındalar ve sürekli devinim halindeler.’’

Demiş,

Yazıyı da ‘‘Bu kitabın cehalet üzerine yazılan son kitap olması dileklerimle…’’

Diye bitirmiştim.

Dileğimin gerçekleşmesinin olanaksızlığını bile bile…

Şu illet virüs ortaya çıktığından beri yayılmak için toplumların kendilerine özgü nitelikli cehaletlerini kendine duble yol yaptı ve istediği gibi de yol aldı,alıyor…

Dikkatli bakıldığında koronadan görülen zararların başında ülkelerin ya vurdum duymazlıkları geliyor ya da işi Allah’a havale etmeleri.

Koca koca devletlerin bilimin ve bilim insanların ön görülerini, uyarılarını dikkate almamaları sonucunda karşılaştıkları durumları neredeyse canlı yayınlarla izliyoruz.

Şurada bu kadar vaka,burada şu kadar ölüm vs.

Hata istatistikleri  belleğinde tutup,örneğin İspanya deseniz vaka ve ölüm sayısını şıp diye verebilecekler bile vardır aramızda.

Elbette cehaletin memleketi yok,ne yazık ki o bir dünya vatandaşı.

Hem de her ülke de mutlak çoğunluğu elde edebilecek kadar kuvvetli dünya vatandaşı.

Evrildikçe de önünün alınması,cehaletin toplumdan izole edilmesi mümkün olmuyor.

Hangi gelişmiş ülkeye bakarsanız bakın,bir yerlerinden o ülkeye özgü cehalet sırıtıyor.

Başımızda ki bu belanın da belki de tek  sponsorunun işte bu cehalet olduğunu düşünüyorum.

Bizim ki dahil olmak üzere her coğrafyada bazı İnsanlar  virüsün yayılmasını dizginleyebilecek ne varsa,o dizginlerin kayışlarını kesmek için ellerinden geleni yapıyorlar.

Dışarı mümkün olduğunca çıkma;  Çıkarım sana ne?

Sosyal mesefelendirmeye uy; Uymam keyfimin kahyası mısın?

Sen olmasan bile başkasının hasta olmasına sebep olabilirsin; Bize bişi olmaz…

Toplu taşım araçlarına,marketlere vesaireye maskesiz giremezsin; Beni almayacak adamın alını karışlarım…

Bu virüsün yaşlı genç ayırmadığı artık aşikar da en çok yaşlıları hedef alıyor; Acı patlıcanı kırağı çalmaz…

Virüsten korunmak için hangi önlemlerin alınacağını biliyor musun? Elbet biliyorum hepimiz toplanıp Rabbimizin bizi bu beladan esirgemesi için bir arada dua ediyoruz…

Hükümet düğün,kına ve her türlü cemiyet toplantılarını yasakladı; Yok yaa şunlar bunlar neden serbest o zaman ?

Bak yurt dışından geldin bari kendini sadece 14 gün evinde karantinaya al; Almam canım sıkılır benim o kadar gün evde…

Hiç olmazsa ellerini sık sık yıka; Günde beş kere abdest alıyorum o yeter bana…

Cok ciddi bir tehlikeyle karşı karşıyayız 14 kuralı öğren;Korona diye bir şey yok bunlar uydurma algı operasyonu; bizim imanımız var. Dünya Türkiye ile uğraştı diye Allah bela verdi…

Bla bla bla…

Ülkemizin her yerinden yukarıdakiler gibisinden yükselen pek çok söylem bu kayış kesmenin ne kadar basite indirgendiğinin de bir kanıtı değil mi?

Sanırım bazı durumlarda insiyatifin sadece devlet elinde bulunması gerekiyor.

Tercihlere,lütfenlere,ricalara bırakılmayacak kadar ciddi bir sorun yaşıyor ülkemiz.

Nitelikli cehalet ise her zaman ki gibi kapı önünde nöbette;

Yeter ki içeri mantık ve bilim girmesin diye.

O zaman virüs mü girer?

Amaan canım gözle bile görünmeyecek şey girse ne olur  girmese ne olur.

Aslında dikkat edilince bu cehaletin pekte fena bir olmadığını da anlıyor ya insan o da başka mesele.

Boşuna dememiş  Albert Einstein

 ‘‘Cehalet ne güzel şey her şeyi biliyorsun’’ diye.

Bilim de neymiş?

BEYİN SİSİ

Varlığını hissediyordum da  adını koyamıyordum.

Meğer hisseden sadece ben değilmişim.

Tıp hissetmekten öte fark etmiş. Hastalıktan saymasa da tanısını yapmış adına da,

Beyin Sisi demiş.

Malum modern tıp sağlık ve hastalık halini birbirinden farklı yorumladığı için, kişinin rahatsızlığı ile ilgili  şikâyetleri eğer onun ezberinde ki hastalık kalıplarına uymuyorsa hadiseyi yok sayarak o derdin muzdaribine hasta demiyor.

İşte Beyin Sisi ya da Sisli Beyin denilen illet de bu kategoriye giriyor.

Belirtilerini okuyunca bazıları için ‘’aaa ben de de var bu’’ diyerek çok daha iyi anlayacağınızdan eminim.

Eğer;

Unutkanlığınız, dikkat dağınıklığınız, odaklanma eksikliğiniz varsa,

Düşüncelerinizi toparlamada ve kelime bulmakta (yazmada/hatırlamada/karar vermede) zorlanıyorsanız,

Evde,iş yerinde eşyaları bulamama, sık sık eşya kaybediyor, yapacağınız işleri birbirine karıştırıyor ya da hatırlamada zorlanma yaşıyorsanız,

Karar verme güçlüğü, bir işe başlama ya da tamamlamada güçlük çekiyorsunuz,

Uykuya dalmada ve sürdürmede zorlanma, kalitesiz uyku sürekli gündeminiz ise  yani uyku sorunlarınız varsa,

Sabah yorgunluğunu, isteksizliği, enerjisizliği, güne mutsuz başlamayı normallerinizden sayıyorsanız,

Özellikle sabahları belirginleşen endişe ve kaygı haliniz, olumsuz düşüncelere yoğunlaşma durumumuz varsa,

Duygu,durum değişiklikleriniz varsa, gereksiz öfke sinirlilik içeren tepkiler gösteriyorsanız,

Depresyona benzer ruhsal değişimler, bitkinlik, yorgunluk hatta tükenmişlik hissine kapılıyorsanız,

Gün içinde tekrarlayan kısa süreli uyuklamalar, mikro uyku atakları, kafa karışıklıkları, bilinç dalgalanmalarınız varsa

Beyniniz sizi bir sis perdesi arkasından yönetiyor anlamına geliyormuş.

Özellikle kadınların menopoz  dönemlerinde tavan yapan Beyin Sisi meselesi tehdidini gün geçtikçe de arttırıyormuş.

Tıp her ne kadar hastalıktan saymasa da, Sisli Beynin nedenlerini

Vitamin ve mineral noksanlıkları,B12 ve D vitamini eksiklikleri,Omega-3, özellikle DHA azalması, Magnezyum ve iyot eksikliği, Hormonal eksilmeler, Tiroid tembelliği, Menopoz/östrojen kaybı, Testosteron eksilmesi, Böbreküstü bezi yorgunluğu, Maskeli ya da açık depresyon, fibromiyalji ,Ağır metal (cıva, kurşun) toksisitesi,Alkol, ilaçlar ve diğer maddelerin birikimi/detoks ihtiyacı,Bağırsak iç dengesinin bozulması,Hipoglisemi,Disbiyosiz,Gluten/histamin/früktoz/laktoz ılığı, Homosistein duyarlılığı, Hipoglisemi,Homosistein birikimi ve Demir eksikliği olarak tanımlıyor.

Yukarıda sayılan nedenlerin elbette tamamına yakını hakkında somut bilgiye sahip değilim, ancak geneline bakınca her birinin yaşam kalitemizi nasıl düşürdüğünü deneyimleyecek kadar yaşadım bu coğrafyada.

Her biri ayrı makale konusu olabilecek bu nedenlerin zararlarını asgariye indirmek için yapılması gerekenler de şunlarmış;

Her hangi bir sağlık sorunumuz var mı diye denetlenmesini istememiz, Mineral, vitamin veya hormonal eksikliğimizi inceletmemiz, Omega-3 takviyesi almamız, uykusuzluğumuz varsa düzenlememiz ve bu sorunu mutlaka çözmemiz, Stres düzeyimizi azaltmamız, Beslenmemize ayar vererek bitki bazlı beslenmemiz, Düzenli egzersiz özellikle yürüyüşler yapmamız, Ruhsal iyileşmeye odaklanmamız, Seyahat etmemiz, Dinlenmeyi ihmal etmememiz, Beyin jimnastiklerine yoğunlaşıp “aklımızı daha çok çalıştırmayı” denememiz, Homosistein seviyesmizi inceletip eğer 12’den yüksekse Methyl B12, Methyl Folat, B6 kombinasyonu takviyeler denememiz,12’den yüksekse Methyl B12, Methyl Folat, B6 kombinasyonu takviyeler almamız gerekiyormuş.

Benim tüm bunlardan anladığım o ki;

Eğer beynimiz sis bulutuna girdiyse radara kendimizin geçmesi gerekiyormuş.

Her birinin olumsuzlamasının tavan yaptığı bu süreçte nasıl gerekeni yapacağız derseniz tıp işin o kısmına karışmıyor, tanıyı koyup tedaviyi bize bırakıyor.

Ancak Sisli beyin normal beyinlerde görülen bir sendrom ve görüldüğü üzere tanısı da tedavisi de mümkün.

Bir de ahde vefayı bilmez puslu beyinler var ki;

İşte onları Allah’tan gayrısı tedavi edemiyor…

HEPİMİZ KENDİ ARAFIMIZDA

Ölenle ölünmez derler,

Sürekli de diyorlar.

Ölenle ölenlerin neleri de öldürdüğünü anlayıncaya kadar da diyecekler.

Bir gün anladıklarında demeyecekler;

Denilen olacaklar.

Anne,baba,aile efradı,sanatçı,şarkıcı,şair,ressam,devlet adamı her kimin hayatından çıktıysa ondan bir parçayı da alır götürür yanında.

Annenin yemeklerini bir daha kimse pişiremez, babanın gözlerinin içinin gülüşünü taklit etmeye bile kalkan olamaz, o parçayı o sanatçı n kadar içli yorumlayanı yoktur artık,dizelerini kimse yazamaz şairin,o ressamın renk harmonisi fırça boyayla değil gönlü ile ilintilidir kimseler beceremez onun gibi hayalini tuvaline yansıtmayı, babaannenin yaprak sarması gibidir yaprak sarmaları ama sadece gibi; aynısı mümkün mü ?

Dayı bir ıslık çalardı sanki konçerto; duyulabilir mi o ıslık başka dudaklardan, Cavit amca nasıl anlatırdı o günleri? O günler hangileriyse Cavit amca gibi anlatılmaya anlatılmaya tarihte boğulmuş gitmiştir.

Devlet adamı mı? O birdir tektir bir daha ne benzeri gelir ne kendisi. Bekleriz umutsuzca.

Her ölüm geçmişimizin bir bölümünü bloke der.

Oraya gelince hayatımız tıkanır.

Anılar şimdiki zamana demir atamazlar ki; an anılarla anlamından çıkar.

Yitirilmişliklerin yaşanılan zamanda ki karşılıkları düştükleri aczden dolayı utangaç utangaç bakarlar yüzümüze.

Bizde bize kalanlarla bizden kalanların arasında kılavuzsuz gemi misali dar boğazlarımızdan geçmeye çalışırız.

Artık ne kapıları çalıp kaçan çocuklar vardır ne de o kapıların önünden Sütsal dooondurmaaa diye bağırarak geçen yorgun dondurmacı.

Hayat o dondurma kutusunda donmuştur da kendimizi nugger ile avutmaya çalışırız.

Bazı şeyler her gün yaşanmalarına rağmen asla kolaylaşmazlar.

Anılarda hatırlanmalarına rağmen asla iki adım atıpta gelmezler.

Tembeldir anılar.

Nerede yaşanıldılarsa orada kalırlar, ne kadar çağırırsak çağıralım bırakın gelmeyi duymazlar bile.

Sağırdırlar da.

İnsanın kafasının susması zaman alırmış,

Zaman filan almaz bence çünkü yürek attıkça konuşur bizimle.

Flashbacklerle yaşarız, alır alır gelir anıları oldukları kuytulardan dizer birbiri ardına; gözümüze sokar.

Hem ağlarız hem izleriz. Hem güleriz hem yad ederiz. Aslında her defasında başkası diye kendimizi yad ederiz de bilmeyiz bilemeyiz.

Halimize hakim yaşabilmek ne zormuş;

Bir yandan mantığı oyalarken diğer yandan duyguları dizginlemek, bilirken bilmezden gelmek, geçmeyecek sızıları yedeğe alıp kaldığın yerden yürümek.

Ölüm garanti; ötesi her şey ihtimal dahilinde.

Her ihtimalle biraz daha eksilmek ise kaçınılmaz.

Hani ölenle ölünmezdi?

Renkler nereye gittiler peki,gülüşler, fıkralar,Hey gidi günler hey de ki bu günler nerelerdeler, Kapıdan girince  hoşş geldin beyaalar, Sol yanım ne oldu da varmışta yokmuş gibi,o cam önünde ruhsuz ruhsuz duran koltukta oturan var mı onu söyleyin bari.

Onlar yokken onlara alışan nasıl tam kalır tam yol alır?

Deyin hadi hani ölenle ölünmezdi?

Her ölümle bir yanı da ölür insanın; Ne acısı geçer ne anısı kaybolur.

Fon da ‘Beni Bekleme Kaptan’çalıyor;

Ne kaptan var, ne Cem Karaca ne de Nazım.

Onlar hep beraber orada biz yarım yamalak burada.

Hepimiz kendi arafımızda.

Bugün ben;

Sonsuzluğun yirmi dördüncü ayında

Aslanbabam’sızlığın ikinci yılında.

BALDAN TATLI BALDIRANDAN ACI

 Baldan tatlı, baldırandan acıdır bayramlar;

Hani derler ya ‘’her şey yaşayana’’, işte onun tek istinasıdır, bayramlaşma.

Kalanla değil sadece, yitenle de kavilleşmedir.

O yüzdendir çığlık çığlığa çocuk sevinçlerine büyüklerinin gözyaşlarının karışması.

Anıların bohçasının açılmasıdır;

Ruha sinmiş sevgilerin, sevdaların buğulu kokusunun kimi özlemle, kimi pişmanlıkla içe çekilmesidir.

Dualara emanet edilen, asla tekrarlanamayacak anların girdabıdır.

Eksiklerin daha bir eksikliğinin duyulduğu, hayatın ellerin arasından ne denli büyük bir hızla kayıp gittiğinin ilanıdır.

Ve her bayram başka bir kalabalık yalnızlığa denk gelir.

Akılda başa nerede o eski bayramlar diyecek yaşa gelindiğinde…

Eskiye özlem yeninin alıp götürdüklerinin teyididir bir anlamda.

Geçmişle şimdiki zaman arasında köprü kurmaya çalışırız beyhude çabalarımızla.

Ne eski geçer gelir o köprüden ne yeni eskiye medyun kalır.

Hayat kendi kurallarıyla akıp giderken kimimiz seline kapılır sürükleniriz, kimiz debisinde kayboluruz, kimimiz vefa dediğimiz bir dal parçasına tutunur bir sonraki dalgayı bekleriz.

Bayramlar işte o dal parçalarıdır.

Soluklanmak için, akıntıya kapılıp gitmemek için, hatırlanmak ve hatırlamak için dinimizin bize uzattığı ellerdir;

Tutabilen tutar, tutamayan akıntıya karşı kulaç atmaya devam eder.

Bayramı bayram yapan ne tatil, ne seyahat, ne deniz ne de kumdur;

Bayramı bayram yapan içimizde ki çocuk ve onun yaşıtları evlatlarımızdır.

Biriktirilen insan sayısının mizanıdır aynı zamanda bayramlar;

Bayramı kutlayanlar ile kutlamayanların envanterini çıkartmayanımız yoktur.

Her kutlanma bir zaferdir gönüllerde.

Haftanın günleri de tatile çıkarlar bayramlarda. Pazar, pazartesi, salı… bayramın birinci, ikinci, üçüncü, dördüncü günü oluverirler.

Değiştirir bayramlar yaşamı;

Hüzünle sevincin o muhteşem raksını koyarlar sahneye.

Saklamaya çalışsak da, gözyaşlarımızın ardından izleriz kendimizi.

***

Yılda iki kezden,yüz on sekizinci bayram;

Yüz on dokuzuncuyu

Görür müyüm, görmez miyim bilemem.

Bildiğim bayramların değil, bizlerin eskidiği.

İçinizdeki bayramların eskimemesi dileği sevgili dostlar.

Bayramınız kutlu, gönlünüzde ki elinizde olsun.

SAMİMİYETİME VERİN

 Soluklanmak…

Bi durmak gerekiyor bazen;

Şöyle bir yere yaslanıp, hayatına soktuklarının dünyanda nasılda ellerini kollarını sallayarak fütursuzca dolaştıklarını izlemek gerekiyor;

İzlemek ve kendinden ibret almak.

Yaşamı bir pazar yeri gibi algılayıp her değere fiyat biçmeye alışmışların borsalarında değersiz bir hisse senedi muamelesi görmek, kerameti kendinden menkul nitelikli cahillerin küçücük hesaplarında bakiye olmak çok kolay değil.

Yoruyor, yıpratıyor, bıktırıyor.

İnsanın yolu, şark kurnazlığının parantezine alınmış gelişmemiş kişiliklerin yamanırcasına yaşadıkları hayatlar ile kesişince, çöple saman birbirine karışıyor. Haksızlığa dolanmış haklılığın hiçbir önemi kalmıyor.

Sen sinirden kendini yerken, onlar yatıp uyuyor ve aynı hoyratlıkla yeni güne saldırıyorlar.

Önem dereceleri bile yok genellikle, kendi önemsizlikleri yüzlerine vuruldukça sırıtmaları da bu yüzden.

Aslına bakılırsa masumdurlar hepsi;

Onları hayatına sokanlardır suçlu olanlar;

Bedelini de ağır öderler.

Hayatın pardonu yok ki,’’aaa yanılmışım kusura bakma başa saralım’’diyesin.

Dolayısı ile aynı sahneyi tekrar tekrar çekmek gibi bir şans hiç yok.

Yaptıysan bir salaklık sadece kendinden özür dileyebilirsin.

Affetsen de affetmesen de sonucu değiştirmen mümkün değildir artık.

‘Kavun değil ki..’ diye başlar yanılmışlıkların üzerine kurulan cümleler;

Doğrudur kavun değil sarımsaktırlar çoğunlukla hayatımızda çift sürenler, biliriz elbet kokularının çıkacağını da, bi umut bekleriz kırkıncı günü.

ve mutlaka gelir o kırkıncı gün.

Kokarlar...

Burunların direğini kırarlar.

Nereden icap etti ki şimdi bu yazı?

Galiba son zamanlar da kendimle çok vakit geçirdim

Belki ondandır…

Belki de salgından sonra hiçbir şey aynı olamayacak deniyor ya,

Kendi kendimizle daha bir haşır neşir olduğumuz bu günlerde aynılarda yaşadığımız olumsuzluklarının bir mizanını çıkartıp,evlerimizden onlardan arınmış olarak çıkabileceğimizin umudu.

Sabaha yarım saat kalmışken uykusuzlukla huzursuzluğun birlikte verdikleri pişmanlık resitalini dinliyor olmamdan da olabilir.

Ya da,

Kendi yaşamımda bir istatistik olmamdan.

Bir olasılıkta hayatıma bilerek ve isteyerek soktuğum şimdilerde yokluklarını fena halde hissettiğim kıymetlilerimi çok özlemiş olmam olabilir.

Ne bileyim?

Yazdım işte…

Bu konuda tek umudum sizlersiniz.

Okuduysanız,

Muhakkak anlamışsınızdır

Neden yazdığımı.

Bazen böyle oluyor işte

Ne yapayım?

Samimiyetime verin…

ÇOK DA ŞEETMEMEK LAZIM

-Hiçbir şeyden zevk almıyorum…

-İçim sıkılıyor…       

-Moralim bozuk…

-Huzursuzum…

-Her şey üstüme üstüme geliyor sanki…

-Sürekli bir endişe ve kaygı halindeyim..

-Uyuyamıyorum…

-Devamlı bir şeyler atıştırma ihtiyacındayım…

-Hiç kimseye tahammülüm yok…

Bal bla  bla…

Yukarı da ki ve benzerleri ile başlayan cümleleri sıklıkla kuruyorsanız Kronik stres bozukluğunuz var demekmiş.

Bu işi bilenler kısa ömürlü stres duygularının günlük yaşamın düzenli bir parçası olduğunu,süreleri uzadıkça da insanın sağlığını olumsuz  yönde ve ciddi şekilde etkileyebileceğini söylüyorlar.

Merak ettim araştırdım;

Okuduklarıma göre;

Stres, olumsuz koşulların neden olduğu zihinsel veya duygusal gerginlik durumu olarak tanımlanıyormuş. Çoğu insan stres duygularıyla uğraşırlar ve yetişkinlerin yüzde 33’ü uzun süreli (Kronik) ve yüksek seviyede stres yaşarlarmış.

İtiraf edeyim bu yüzde 33 lük oran bana pek inandırıcı gelmedi.

Araştırmayı yapanların hangi ülkeyi ya da ülkeleri baz olarak aldıklarını bilseydim belki ikna olurdum ya da bu durumun benim çevremde saptadığım stres ortalamasının çok üstünde olduğunu düşünmüyor olsaydım.

Her neyse zaten araştırma benim ikna olup olmamam üzerine yapılmamış.

Yine okuduklarıma göre;

Stres, vücudun zorlu durumlara karşı biyolojik bir tepkisiymiş ve vücudun kortizol , adrenalin gibi hormonları serbest bırakmasına neden olurmuş.

Bu hormonlar da kalp atım hızı ve nefes sıklığını artırarak vücudun harekete geçmesine yardımcı olurlarmış.

Yani insanı gaza getiren hormonlarmış bu hormonlar.

Stres denilen illeti tetikleyenlerin bazıları da tehlikeli durumlar, çalışma sürelerinin uzunluğu, zorlu çalışma koşulları, sınavlar ve spor etkinlikleri gibi psikolojik baskıyı artıran unsurlarmış.

İşin burasında araştırmanın başka bir yerlerde yapıldığını iyice anladım.

Çünkü bu tetikleyici unsurlar bana pek bir cılız geldiler.

İçlerinde ,

Pazara markete giderken yaşanılan derin endişe ve korku hali,elektrik su doğal gaz faturalarına bakarken soğuk soğuk terleme durumu, siyasileri dinlerken yaşanılan sinir kaynaklı kas kasılmaları,kazanılanla harcanması gerekin arasında ki uçurumdan kafa üstü yuvarlanma ihtimali,geleceğin getireceklerinin geçmişin götürdüklerinden az olması gerçekliği,kişiler arasında ki kamplaşmanın giderek daha net hissedilmesi, cepteki paranın eriye eriye eriyik haline gelmesi gibi tetikleyici unsurlar da olsaydı tamam derdim de,

Yoklar ki…

Araştırmacılar kronik stresin bazı potansiyel nedenlerini de, yüksek dikkat gerektiren işler, Finansal zorluklar ve  İlişkilerde yaşanan zorluklar, Sindirim problemleri, İştahta değişiklikler, Çaresiz hissetmek, Algı kontrolü kaybı, Kendine güvensizlik, Cinsel istek kaybı, Sık enfeksiyonlar veya hastalıklar, Aşırı sinirlilik,Yorgunluk,Baş ağrıları, Konsantrasyonu sağlama zorluğu, Hızlı, dağınık düşünceler ve  Uyku güçlüğü olarak saptamışlar

Hepsine eyvallahta araştırmacılar bence burada da su yutmuşlar azıcık.

Bari siz bize dair aklınıza gelen ilk üç potansiyel nedeni söyleyiverin de en azından neleri potansiyel saymadan atlamışlar onu öğrensin garipler.

Ez cümle Kronik stres tüm vücudu etkileyerek günlük  çalışmayı daha zor hale getirebilecek çeşitli fiziksel veya psikolojik semptomlara sahip olabilirmiş ve semptomların tipi ve şiddeti kişiden kişiye değişirmiş.

Şuracığa  okuduklarımdan öğrendiğime göre  kronik stresin hangi hastalıklara yol açtığını da yazayım da içiniz iyice açılsın.

Efendim, Kalp hastalığı, Yüksek tansiyon, Diyabet,obezite, Zayıf bağışıklık sistemi,Cinsel  işlev bozukluğu, Gastrointestinal bozukluklar,Cilt tahrişi, Solunum yolu enfeksiyonları, Otoimmün hastalıklar ( buna ayrıca baktım ne anlama geliyormuş diye bakmaz olaydım; bağışıklık sisteminizin vücudunuza yanlışlıkla saldırdığı bir durummuş yani içeriden ihanete uğruyormuşuz da haberimiz yokmuş.) Uykusuzluk hastalığı (buna bakmadım çünkü ben de var oradan biliyorum) Depresyon, Kaygı bozuklukları, Travma sonrası stres bozukluğu ve Şizofreni de kronik stresin başımıza açtığı belaların bir kısmıymış.

Eh ama; bu kadar olumsuz bilgi bombardımanından sonra bu illetle baş edebilme yöntemlerini öğrenmeyi hak ettiniz;

Onlar da;

 Strese sebep olan durum, kişi veya işlerin tespit edilmesi, Aşırı miktarlardaki endişe ve hırslardan uzak durmak, Benzer durumlarda daha önceden işe yaramış stratejilerin gözden geçirilmesi,Duygusal vampirlerden Uzak durmak( sosyal mesafe dahil) Uzak durulamıyorsa yol-yöntem değiştirmek. Aynı şekilde davranarak farklı sonuçlar beklememek, Zaman ve iş gücü ve para kaybı olan işlerden uzak durmak, Sade bir yaşam sürmek, Hayatı kolaylaştırıcı ip uçları elde etmek ve bunları uygulamak, Beden sağlığına özen göstermek, Düzenli egzersiz yapmak, Kısa ve uzun vadeli hedefler belirlemek, plan yapmak, Günlük rutinin dışına çıkabilmek, mümkünse doğala yakın yaşayabilmek, Sevgiyi yaşamak, artırmak ve paylaşmakla birlikte,

Hayatın normale dönmesini takiben kaldığı yerden devam edecek Etkileşimli Yaşam Etiği Söyleşilerimize katılmakmış.

Şaka şaka…

Elbette en sonuncu önerme stresle baş edebilmenin zorunlu yollarında biri değil.

Ancak katılmakla da katılmamak arasında ki farkı merak edenler içinler geçerli.

Söyleşiyi yürüteni yakından tanıyorum,iyi adamdır.

Öyle para filanda istemez.

Ben kefilim.

İnsan olmak zor dostlar;hele insan kalabilmek çok daha zor.

O yüzden kendimizi bizi daha da zorlayacak etkenlere karşı izole etmeyi öğrenmemiz de büyük fayda var.

Hayat geçip gidiyor ve kime ne zaman el sallayacağız hiç belli değil.

En azından pireyi deve yapmamayı öğrensek o bile fayda.

Babaannem işler sarpa sardığında aile efradına moral olsun diye söylerdi;

‘Çokta şeetmemek lazım’

Nasılda haklıymış rahmetli.

Gerçekten de;

Çokta şeetmemek lazım…

HİÇLİK MAKAMI

 Nasrettin Hoca’ya sormuş biri;

“Kimsin?”

“Hiç” demiş Hoca, “Hiç kimseyim.”

Dudak büküp önemsemediğini görünce, bu sefer hoca sormuş;

“Sen kimsin?”

“Mutasarrıf” demiş adam kabara kabara.

“Sonra ne olacaksın?” diye sormuş Nasrettin Hoca.

“Herhalde vali olurum” diye cevaplamış adam.

“Daha sonra?” diye üstelemiş Hoca.

“Vezir” demiş adam.

“Daha daha sonra ne olacaksın?”

“Bir ihtimal sadrazam olabilirim.”

“Peki, ondan sonra?”

Artık makam kalmadığı için adam

boynunu büküp son makamını söylemiş:

“Hiç.”

“Daha niye kabarıyorsun be adam.

Ben şimdiden senin yıllar sonra gelebileceğin makamdayım:

“Hiçlik makamında!”

***

Hani şu afralı tafralı giderli yokuşlu hallerimiz var ya;

Küçükler yetmemiş büyüklerine de göz diktiğimiz dağları yaratmış, egomuzun subapına helyum gazı bağlamış uçtukça uçan, kendimizi dünyanın merkezine oturtmuş tapusunu da zimmetimize geçirmiş ille de ben diye diye benliğimizle dalaştığımız, üç paralık çıkarlar için pare pare olduğumuz, kendimizi fasulye gibi nimetten sayıp onun da gazında boğulduğumuz hallerimiz…

Ve bunların üzerine bin katıp ‘yaşıyorum’ dediğimiz garipliğimiz.

Kimiz ki biz?

Hırs küpüyüz, kibiriz, benciliğiz, halden anlamazız,

savaşçıyız, dövüşçüyüz, yenilmeziz, her daim haklı olanız tersi durumlarda da haksızlığı kabul etmeyeniz, her şeyi bileniz hatta çoğunlukla sadece bir bileniz, hırçınız, dayatmayız, affetmeyiniz, hor göreniz, döveniz, söveniz, kural koyup takmayanız, takiyeyiz, düşünmeyeniz üsüne üstlük düşündüğümüz gibi sananız, sorgulamayanız, eyyamız, hamasetiz, sevmeyeniz, dayatmayız, empati kuramayanız, parayız, binayız, arsayız, çek senetiz, yazar kasayız, faturayız…

Eğer yukarıda yazdıklarım ve yazmadıklarım isek ne oluyoruz şimdi biz?

Hayatlarımızın senaryolarında küçücük roller almış ve her defasında kafası gözü kırılıp yarılan dublörler miyiz ki kendimize teğellenmiş yaşıyoruz?

Böyle olalım diye mi yaratıldık?

Atar, gider, yokuş ne varsa birbirimize aslında pek fark etmesek te kendimize dayatıp, hayatı ıskalayalım diye mi?

Eğer ölümle eşitleniyorsak ve bunu değiştirme gücümüz yoksa havamız kime?

Kendimize atfettiğimiz özelliklerin hayatta ne kadar karşılığı var ya da yaşam denilen girdabın ne kadar umurundayız?

Bir düşünmek lazım.

Tarih boyunca hangimiz kaldık zenginlik dediklerimizle eyleşebilen. Hangimiz kral olduk bin nesil, hangimiz hatırlanıyoruz, hangimizin esamesi okunuyor bir kaçımızın dışında ve hangimize ölümsüzlük bahşedildi?

Birileri kulağımıza mı fısıldı bu dünya senin hikmetine dönüyor,vazgeçilmezsin en büyük sensin diye?

Hiç biri değil elbette…

Kendi kendimize havalara girip kendimize ait olmayanların uğrunda kendimize ait günahları biriktiriyoruz.

Elimizde defterimiz bilmeden yazıyoruz kendi hayat hikayemizi.

Her paragrafta özne biz nesne yine biz.

Şansımız varsa bir kalp krizi ile ya da bir kaza neticesinde hepinizden ırak olsun ama fiziksel bir hastalığın tezahürü ile ne bileyim belki de bir cinayetin maktulü olarak bitiriyoruz yazmayı.

Bin türlü hali var ölümün.

Doğarsan ölürsün;

Kural bu ötesi yok.

Kabul etsekte etmesekte sonuç hiç değişmiyor;

Alelade faniyiz

Hepi topu o.

Eee hani o makamlar?derseniz

En gerçeği;

Hiçlik makamı…

MONO(LOG) MU DİALOGLOG MU..?

-Şimdi beni iyi dinleyin; hiç şüphe yok ki bu iş böyle böyle böyle…

- …..

-Var mı itirazı olan ? yok.O zaman şu da işte şöyle şöyle şöyle…

- ……

- Demek ki neymiş? Olan biten aslında böyle böyle böyleymiş.

 ***

Pek bir şey anlamadınız biliyorum.

Yukarıda ki tek kişilik gösteriye kulak misafiri olurken ben de pek bir şey anlamadım.

Amcamın  biri çay ocağında almış üç beş kişi karşısına kırk dakikaya yakın konuştu da konuştu.

Anlattıklarının yarısı hurefe diğer yarısı da sanrıydı.

Ama haklıydı,çünkü soru soran yoktu.

Sen neden sormadın derseniz,soruların ziyan olmasından çekindim derim.

Konu siyasetten başlayıp,dinle devam edip artık nasıl olduysa sigara gelip dayanınca daha fazla tahammül edemedim ve kalkıp gittim.

Düşünüyorum da;

Yaşadığımız tüm olumsuzlukların altında monolog varmış gibi geliyor bana.

Hani sadece bir kişinin sesinin çıktığı  yerine göre yüzlercesinin, binlercesinin, milyonlarcasının da dinlediği konuşma tipi.

Evde başlar monolog önce;

Baba konuşur,

Evlat dinler,ana dinler.

Okulda devam eder;

Öğretmen konuşur,öğrenciler dinler.

Camide hoca konuşur cemaat dinler,

Askerde komutan konuşur astlar dinler,

Partide başkan konuşur partililer dinler

Dairede, işletmede amir-müdür konuşur

Mahiyetleri dinler.

Velhasıl birileri konuşur diğerleri dinler.

Konuşan bakar ki dinliyorlar,bir süre sonra ağzına geleni söylemeye başlar.

Monoloğun olmazsa olmazı katiyen soru sorulmamasıdır.

Soru olursa büyünün bozulma  ihtimali çok kuvvetli olduğundan monologçular buna hiç sıcak bakmazlar.

Ez cümle birileri hep konuşur,birileri de hep dinler.

Kendi monoloğuna hazırlanırken yaşlananları bilirim.

Hiç bitmez konuşanlar.

Biter gibi olursa birilerini bulup çıkartıveririz kürsüye,bu sefer onlar konuşur yine biz dinleriz.

Anlamasak ta dinlemek kolayımıza gider.

Pek çoğumuz yaşadıklarımız hakkında tek bir soru bile sormadan göçer gideriz bu dünyadan.

Bekleriz ki birileri bizim yerimize konuşsun.

O konuşsun da bize neyi nasıl yapacağımızı söylesin.

Aksi halde düşünmemiz gerekir ki,bu konuda pek güvenemeyiz kendimize.

Monolog önemlidir bizim coğrafyamızda;

Hayatımızın her anında çıkar karşımıza. Bazen öğüt verir,bazen yön, çoğunluklada ayar.

Ayarlana ayarlana yaşarız hayatı monologlarla.

İlginçtir,garip bir saygı duyarız monoloğa;

Değil sözü kesmek,konuşan bakar da kızar diye o anda aklımızdan Sarı Öküzü geçirsek bile,mimiklerimizle katılırız söylenenlere.

Kazara birimiz araya girmeye,momoloğa itiraz etmeye kalksa önce gözlerimizle döveriz. Baktık yetmedi dayağın başka şekli mi yok ?

Başımızla tasdik etmekte ciddi bir alışkanlığımızdır.

Bir türlü monoloğun prangasından kurtaramayız kendimizi.

Hep bekleriz,biri çıksa da neyi nasıl yapmamız gerektiğini anlatsın diye.

Monolog hoyrattır,acımasız ve dayatmacıdır aslında.

Bizim doğrularımızla çelişme olasılığına hiç aldırmaz.

 Hep haklıdır.Akıllıdır da;

 ‘’Adama bak ağzı amma laf yapıyor’’larla yüceltilir,’’Laf ebeliği’’ile rütbelendirilir.

Dünyaya gözümüze açtığımız ilk andan itibaren kayıtsız şartsız teslim olmamız da bundandır ona.

Diyalog derler tek düşmanı vardır;

 Monoloğun aksine düşünmeye zorlar insanı,dinlemekle kalmayıp yanıt üretmesini en önemlisi soru sormasını ister.

Sorsun ki,öğrensin,bilsin,yanlış olasını ayıklasın ister.

Bu yüzdendir diyalog kurma da ki acemiliğimiz;

Konuşmayız birbirimizle,sanki anlaşmaktan korkarız.

Duyduğumuzla yetinmekle,düşündüğümüzü sanmak arasında yuvarlanıp dururuz.

Ta ki biri çıkıp kürsüye vurup orta okul öğretmeni misali ‘’Dinle Burayı’’diyene dek.

Hemen vaziyet alırız.

Monologlarla yaşar,diyaloglara hasret kalırız.

Göçerken bile değişmez durum;

Hoca okur, içimizden amin deriz…

HAYDİ SOYUNALIM

Daral mı geldi üzerinizdekilerden? Nefes alamıyor musunuz?Kat kat olmuş sıkıyor, bunaltıyorlar mı?Ruhunuz isyan mı ediyor, bunca kalabalığa?Haydi soyunalım…Önce kibrimizi çıkartıp atalım. Sonra hasetimizin, kıskançlıklarımızın, çekemezliğimizin düğmelerini açalım.Hıncımızın düğümünü çözelim devamında; korkularımızla birlikte, karamsarlığımızı da çıkarıp sallayıverelim boşluğa.Düşündüğümüz gibi sanmanın askılarını çözelim, sıyrılalım kendimizle kavgamızdan.Ne faydasını gördük, açalım kopcasını düşsün üstümüzden bencilliğimiz.Kin ve nefret içliğini yırtarak çıkaralım ki, bir daha dikiş tutmasın.Çürümüş, kokmuş üzerimize yapışmış öfkemizi parçalayıp atalım üzerimizden.Ceplerimiz olmasın hırsından heder olduğumuz paraları koyacak.Samimiyet ve hoş görümüzün üzerinde ki kırk kat kuşağı çözmek vakit alır derseniz, bıçağı sevgiyle bileyleyip vuralım tam ortasına düğümünün.Ne birbirimizi görmemizi engelleyecek gözlüğümüz kalsın gözümüzde, ne seslerimizi örten kulağımızda ki kulaklık.Sıyrılalım, nefesimizi kesen, dünyayı dar eden ne kadar fazlalık varsa, hepsinden.Sadece insanlığımız kalsın üzerimizde.Çırılçıplak bakalım bir kez de birbirimize.Becerebilsek,Ne güzel olurdu değil mi?Düşünsenize bir;Kinin, öfkenin, nefretin, yalanın, riyanın, düşmanlığın, bencilliğin, “önce ben’’ in, “sadece ben”in olmadığı bir dünya da, yalnızca yaratılmış olmanın verdiği onuru paylaşarak, yalın insanlığımızla yaşayabiliyor olmak…En şanslımız en fazla seksenlerini görüyor. Üzeri bu yüzyılda bile sıra dışı kabul ediliyor.Paylaşamadığımız hiçbir şey bize ait değil. Ama yolun sonunda uğrunda örseleyip paramparça ettiğimiz insanlığımızla haşrolacağımız kesin.Giyindikçe giyinmişiz. Nefes alamıyoruz.Alamadığımız gibi aldırmıyoruz da.Dışarıdan bakılınca sadece üzerimize yakıştırdıklarımızı görüyoruz. Bu acıklı modaya uymak için bize ayrılan süreyi,neden ayrıldığını bile düşünemeden geçiriyoruz.Ne kavgalarımız bitiyor, ne savaşlarımız.Mütemadiyen boğuşuyoruz birbirimizle ve dahi kendimizle.Kıymeti vermekten vaz geçmiş, kıymetli olmaktan bi haber zorladıkça zorluyoruz insanlığımızı.Kazanmakla kaybetmek arasına sıkıştırdığımız günlerin inkitası yok ki. Hayatla maç yapmıyoruz ki gözümüz saha kenarında ki dördüncü hakem de  olsun ek süre için.Gerçi yan hakemler de yok,  maçta yok.Sadece orta hakem var ortaya ve hayatımıza hakim.

Kat kat giyinip, donarak, titreyerek çizginin bu yüzünde bize tanınan dolduruyoruz süreyi…Hikmet sahibine sormuşlar “Bir daha dünyaya gelirsen ne olmak istersin?” diye gülmüş, “Bir dahası yok’’ demiş.Hazır soyunmuşken,Giyinmek için acele etmeyin derim…

GÖLGE BOKSU

Dışarıdan pek belli olmuyor ama iki gözün yanına bir de gönül eklenirse tablo gayet rahat seçiliyor.

İstinasız hepimiz gölgelerimizle biteviye boks yapar haldeyiz.

Malum karşılıklı iki sporcunun ringde mücadele etmesi yerine kendi evlerinin salonlarında ya da rahat hareket edebilecekleri herhangi bir yerde boks tekniklerini kullanarak yapabildikleri antrenmanlara gölge boksu deniliyor.

Herhangi bir düzeni veya formülü olmayan bu sporda yaratıcılığın, hareket çeşitliliğinin hakkındaki bilginin ve yeterliliğin önemi çok fazla.

Kişinin öncelikle karışık bir yapıda hem savunma hem hücum hamlelerinin sıralaması bilmesi ve karşısında herhangi birisi olmadığı için de tempoyu ve sıralamayı kendisine göre ayarlaması gerekiyor.

Gölge boksun tek avantajı normal boksun kurallarının dışına çıkılabilerek yalnızca elin ve kolun değil, ayak ve bacakların da aktiviteye dahil edilebilmeleri ki, bu sayede tüm vücudun çalışmasını sağlanabiliyor ve insan kendi temposunu yine kendisi belirleyerek hareketlerinin sıralamasına bizzat karar verebiliyor.

Hiç sevmediğim bir spor dalı olsa da, yazının kurgusu gereği gölge boks hakkında yukarıda ki paragraflarda açık kaynaklardan alıntılar yaptığım bilgiler ışığında soruyorum;

Hali pür melamiz gölge boks yapan birine benziyor derken haksız mıyım?

Ama önce göremediğiniz, yedikçe varlığını çok iyi bildiğiniz yumruklardan korunmak için harcadığınız çabayı ve girdiğiniz pozisyonları bir canlandırınız gözünüzde soruma sonra yanıt veriniz lütfen.

Valla bence haklıyım.

Bakar mısınız lütfen?

Hepimiz sorumluların ölümüne masum olduklarını iddia ettikleri bir süreçte kimden ve nereden geldiğini/geleceğini asla kestiremediğimiz beyinlerimizde patlayan  aparkatlarla, kroşelerle, swinglerle, hooklarla, japlarla fena halde abondole haldeyiz.

Hayata dair ne ve neyimiz varsa hepsinden ha bir dayak yiyoruz.

Peki madem işin içinde ölümüne bir masumiyet var o zaman bizi kim dövüyor?

İşte tam da bu soru yüzünden gölge boksu diyorum ya.

Biz gelen ataklar karşında sadece havayı yumruklar ve vücut eskizlerimizle yumrukları savuşturmaya çalışırken o gölge her açığımızı değerlendirip akar yakıt oluyor, doğalgaz, elektrik, su oluyor, soğan patates kılığına giriyor, ‘kirayım ben kira, aynı zamanda işsizliğim de işte var mı bir diyeceğin’ diyor, ‘bana bu alemde enflasyon derler diye naralanıp racon üstüne racon kesiyor, çeşit olsun diye bir diğer görünmezi yani virüsü de alıyor yanına birlikte kafa göz dalıyorlar artık neremize denk gelirse.

Kısacası yaşamak için neye ihtiyacımız varsa onları öncelleyip gözümüzün üzerine, burnumuzun ortasına mide boşluğumuza çakıyor yumruklarını.

İçin için  ‘break’ komutunu bekliyoruz ama nafile.

Gölgenin dayağı gün sekiz hafta dokuz sürüyor, her raund senelere ve geleceğe denk geliyor.

Bir çan sesi gelse de raund arası olsa; biz de biraz nefes alsak demenin de faydası yok çünkü çanın ipi çoktan kopmuş;

Zaten kopmasaydı da başında oturup onu çekip çanı çalacak kimse de yok.

Şu anda saat 04:36

Ekranımın sağ üst köşesinden gözümün üzerine atılan yumruğun yıldızlarının ışığında yazıyorum bu yazıyı.

Gerçi herhangi boks terimi ile örtüşmeyen bu yumruğu bekliyordum da, bu saatte yiyeceğim pek aklıma gelmiyordu.

‘İnsan bilgisayar ekranından yumruk yer mi birader sen iyice sersemlemişsin’ demeyin lütfen.

Orada dolar kuru 9.73 yazıyorsa öyle bir yer ki…

Şu anda boksçada sersemletmek denilen Groggy halindeyiz; bir sonra ki aşama yere düşüp Groggy durumuna gelmek anlamına gelen Knockdown,sonuncusu da herkesin çok iyi bildiği nakavt olarak okunan Knockout.

Dilerim bu gölge boksunun son terimine gelmeden birileri ringe havlu atarda adımız iyice şamar oğlanına çıkmaz.

Hani bir fıkralaşmış bir karikatür vardır;

Boksör kafası gözü dağılmış bir halde köşesine giderken antrenörü ‘Helal olsun sana koçum çok iyi gidiyorsun, perişan ettin rakibini’der de, boksörde ‘iyi de o zaman beni kim dövüyor yahu?’ diye sorar.

Ha işte durumumuz aynen de bu.

Şimdi birleri çıkar da hakemi yok mu bu maçın derlerse diye söylüyorum;

Hayatla yapılan bu gölge boksu öyle tuhaf  bir şey ki…

Dayağı yiyen aynı zamanda da hakem iyi mi?